Gönüllü Muhabirler ve İletişim | Facebook | Twitter | Youtube
Künye | XML Sitemap | News Sitemap | Sitemap | Haber Arşivi
Çevre kirliliği sorunu günümüzde doğanın kendini yenilemesini, yeniden üretmesini engelleyen bir aşamaya gelmiştir. Sorunun bu denli ciddi bir boyuta ulaşması, sorunun kaynağının araştırılması ve çözümler bulunması için yapılan girişimleri de daha tartışılır hale getirmiştir. Birçok anlayış bu sorun üzerine araştırma, inceleme yaparak bu konudaki düşüncelerini açıklıyor. Dünyanın yok olma aşamasına geldiğini ifade edenlerden, korkulacak bir şey olmadığını söyleyenlere kadar çok geniş bir yelpazede açıklamalar yapılıyor, araştırma sonuçtan yayımlanıyor. Tüm bu karmaşa ve tartışmalar içinde insanların kafaları iyice karışıyor. Zaten, yapılan açıklamaların çoğu sorunun esas nedenlerini gizlemeyi ve hedef şaşırtmayı amaçladığı için durum daha karmaşık bir hal alıyor.
Bu çarpıtma girişimlerinin başında sorunun kaynağının aşırı kâr hırsı ile hareket eden kişi ve şirketlerin olduğu anlayışı gelir. Uzaktan bakıldığında bu tespit doğru gözükebilir. Ancak bu belirleme ile yapılmak istenen şey sorunu kişiselleştirmektir. Sorun kişiselteştırildiğinde doğal olarak çözüm de buna paralel kişiselleştirilecektir. Aşırı kâr hırsı ile hareket ettiği söylenen kişi ve şirketlerin neden böyle davrandıkları, hangi anlayış ve ideoloji ile hareket ettiklerinden söz edilmez. Aksine tüm bunlar gizlenmeye çalışılır. Çünkü neden ve niçin soruları sorulmaya başlandığında sorunun kişisel olmadığı aksine sınıfsal bir niteligi sahip olduğu gerçeği açığa çıkacaktır.
Kapitalizm niteliği gereği her şeyi metalaştırır. Kendisi için kâr elde etmenin bir aracı haline getirir. Bu kapsamda doğa, kapitalizmde meta üretimi için burjuvazinin ihtiyaç duyduğu çeşitli hammaddeleri sağlayan en önemli ve en büyük araçtır.
Kapitalizmin temel niteliklerinden biri azami kâr hırsıdır. Ürettiği metayı kendisi için en ucuza üretip pazarda satabileceği yüksek fiyata satmaya çalışır. Bu nedenle doğayı da kendi kârı ve sermaye birikimi için bir araç olarak görür. Ondan elde edeceği kaynaklan hammaddeleri en az maliyetle elde etmeye çalışır. O yüzden ormanları keser; akarsuları, denizleri, havayı kirletir. Yani doğayı talan eder. Kendi maliyetini artıracak her türlü yol ve yöntemden uzak durduğu için bu talanı en vahşi şekil de gerçekleştirir. Çünkü kapitalistler için önemli olan şey, elde edecekleri kârın oranı ve miktarıdır. İşte "bireysel" olarak kapitalistler ve şirketler bu amaçlarla hareket ettiklerinden, çevreyi kirletmekte bir sorun görmezler. Yani bu açıklamalarla gizlenmeye çalışılan şey sorunun kaynağının kapitalizm olduğudur.
Bu gizleme faaliyetinin diğer bir amacı çevre sorununun sınıf mücadelesinin bir parçası olduğu gerçeğidir. Liberalizmi tarihin sonu ilan ederek, sınıfları ve sınıf savaşımını "tarih önce sine gömen bir anlayışın, elbette çevre soru nunu da bu temelde ele alması gerekiyor. Bu amaçla çevre sorununa tüm insanlığın neden olduğunu belirtip sorunun çözümü için de tüm insanlığın ortak mücadele etmesi gerektiğini önerirler. Yani çevre sorununun sınıfların ortak paydası olduğu iddia edilir. Zengini de fakiri de yere çöp atıyor, plastik atıldan doğaya bırakıyor vb. yaklaşımlar bu anlayışa temel oluşturur. Böylece yine sorunun esas yaratıcıları gizlenmeye çalışılır. Mesela susuzluk ve kuraklık gündeme geldiğinde hemen bunun nedeni olarak insanların fazla su tükettiğini açıklayıp daha az su kullanılması için çağrılar yaparlar. Türkiye'de olduğu gibi sokak sokak dolaşıp evinin önünde araba, halı yıkayanlara ceza keser; bunu TV'lerde sorunun kaynağı olarak göstermeye çalışırlar, Ama yağmur ormanlarının kimler tarafından yok edildiğini, küresel ısınma sonucu iklimlerin değişiminin nedenini, madenlerin yeraltı sularını nasıl kirlettiğini vb.lerini gündeme getirmezler; saklarlar veya bardağın sadece dolu tarafını gösterirler. Bu yöntemlerle hem sorunun kaynağını gizlerler hem de sorunun sınıflar üstü olduğunun propagandasını yaparak sorunun sınıfsal özünü karartmaya çalışırlar.
Bu cepheye başka bir noktadan "sol" görünüm altında destek verenler de var. Görüntü de farklı olsalar da öz olarak aynı noktadalar. Sol maskeli bu anlayışlar günümüz açısından Marksizm'in artık geçerliliğini yitirdiğini, ortaya yeni bir durumun çıktığını, bu yeni duruma uygun yeni anlayışlara ihtiyaç olduğunu iddia ederler. Bu "yeni" anlayışın da politik ekoloji olduğunu iddia ederler. "Bugünün gerçekliği, teorik analiz temelinde, militanlık politik mücadele aracılığıyla dönüştürme gündemini sahiplenecek tek hareket politik ekolojidir."(')
Bu anlayış sahipleri sınıf mücadelesinin var lığını, sınıf mücadelesinin devam ettiğini utangaçça kabul ederler. Ama artık sınıf mücadelesinin günümüzün sorunlarına çözüm olamayacağının propagandasını yaparlar. Sınıf mücadelesinin belirleyici olmaktan çıktığını; sınıf mücadelesinin, içinde bir parça olarak yer aldığı yeni bir anlayışa ihtiyaç olduğunu savunurlar. Çevre sorununun böyle bir niteliğe, özelliğe sahip olduğunu belirtip, bu çözülmediği takdirde insanlığın yok olacağını ifade ederler. Yani esasla talinin yerini değiştirecek, çevre sorunun, tüm insanlık için esas, birincil sorun olduğunu iddia ederler, insanlığın olmadığı yerde, sinif mücadelesinin de olamayacağını ve bu nedenle sınıf mücadelesinin eski önemini, gücünü yitirdiğini söyleyerek önemli olanın insanlığın kurtulması olduğunu belirtirler: Bu sorunun kaynağının insanın doğayı sömürmesi olduğunu, çözümün tüm sömürü sistemlerinin kaldırılmasından geçtiğini söylerler. Devamında sosyalizmin de bir sömürü sistemi olduğu karalamalarıyla sosyalizmin bu sorunu çözemeyeceğinin propagandasını yaparlar. Bu anlayış sahipleri insanlığın yok oluşa doğru hızla yol aldığını söylerken bu sonuçların kapitalizmin bir ürünü olduğunu, insanlığın kurtuluşunun kapitalizmin yok edilmesinden geçtiğini görmek is temezler. Yani esasla taliyi karıştırdıkları için, bilincin maddi yaşamın dolaysız ürünü olduğunu yadsıyarak; varoluşçuluğa sapıyor. Bu temelde de sınıflı toplumların özünün (ve tarihinin) ekonomik sömürü temelinde var olduğunu, olabildiğini kavramıyorlar. Dolayısıyla tipik bir varoluşçu refleksiyle, her türlü sömürüye karşı çıktıklarını söyleyerek, doğa sevgisi ile tüm sömürüleri ortadan kaldırabileceklerine inanıyorlar.
Sınıflar ortadan kalkmadan ve bunun nasıl olacağını ortaya bilimsel olarak koymadan sömürünün kaldırılrnası gerektiğini söylemek mevcut sistemi korumaktır. Yine, sosyalizmi, kapitalizm gibi bir sömürü sistemi olarak gösterme çabaları da bu anlayışların bir ürünüdür.
Bu kesimler de sınıf mücadelesi vermeden, kapitalizmi proletarya öncülüğünde tarihin çöplüğüne gömmeden sömürünün kaynağı olan sınıfların ortadan kalkacağını vaaz ederler. Böylece mevcut düzenin varlığını ve devamını kutsarlar. Bir sınıfın, diğer sınıfları baskı ve tahakküm altına almanın aracı olan devleti ortadan kaldırmayı hedeflemezler. Ekolojik politik devrim için "Birçok şeyi değiştirmek isterler ancak iktidarı, devlet iktidarını bunlar arasında saymak zordur"(2) şeklindeki anlayışlarını daha net ortaya koyarlar.
işte, görüntüde farklı ama öz olarak aynı iki anlayışın birleştiği nokta; mevcut durumun yani kapitalizmin korunması ve insanlığa tek alternatif olarak sunulmasıdır.
Kapitalizm ile gündeme giren çevre kirliliği sorunu bugün gelinen aşamada doğayı geri dönüşümü olmayacak şekilde kirleterek yok olma aşamasına kadar getirmiştir. Bu, sınıflar toplumlar tarihinde, sömürücü sınıfların doğaya yaklaşımındaki zirve noktadır. Insanin iş gücü niteliğinin gelişmesi ve artı-ürünün gaspı ile ortaya çıkan sınıflar ve sömürü sadece iş gücünün sömürülmesine dayanmaz. Doğanın egemen sınıflar tarafından sömürülmesi de bu sürecin ayrılmaz bîr parçasıdır. Yani toplumda sınıfların ortaya çıktığı andan itibaren doğada egemen sınıflar tarafından sömürülmüştür.
Gelinen aşamada üretim araçlarının gelişkinliği, kapitalizmin aşırı kir hırsı, doğanin sömürüsünü en üst seviyeye çıkartmıştır. Kapitalizm bu kâr hırsı ile doğal kaynakları kendi çıkarı için talan ediyor, yok ediyor. Sebep olduğu küresel ısınma ile dünyayı yaşanmaz bir hale sokuyor. Tüm bunları kârına kâr katmak için yapıyor. Kapitalizm doğayı sadece kendisine hammadde sağlayan bir araç olarak gördüğü için bu hammaddeleri doğadan gasp ederken üretim maliyetlerinin artmaması için en vahşi yolları izliyor. Bunu sadece hammadde elde ederken değil, hammaddeyi İşleyip **** haline getirdiği üretim sürecinde de yapıyor. Bu anlamıyla çevre kirliliği kapitalist sistemin dolaysız bir ürünüdür.
Bu nedenle kapitalist sistemi yıkmak için mücadele eden proletarya çevre sorununa da hakettiği önemi vermek zorundadır. Doğanın sömürülmesine, çevre kirliliğine karşı da mücadele etmelidir. Gelinen aşamada bu ertelenmez bir görevdir.
Bu sorunun önemi ve bugün geldiği boyuta rağmen çevre kirliliği sorunu proletaryanın sınıfsal mücadelesinin baş çelişkisi olamaz. Aksini savunan anlayışlar sorunun sınıfsal özünü, sınıf mücadelesinin özünü yok etmeyi amaçlamaktadırlar. Proletaryanın baş çelişkisi kapitalizm ile olan uzlaşmaz çeliskisidir. Ve çözümü de, zor ile kapitalist sömürünün ve-onun devlet aygıtının yıkılmasına, ortadan kaldırılmasına dayanır. Hiçbir koşulda bu temel halka elden bırakılmamalıdır, bırakılamaz. Bununla birlikte kapitalizmin neden olduğu her sorunla gerektiği şekilde mücadele edilmelidir. Çevre kirliliği sorunu da bugün kapitalizm ile mücadelede önemli bir sorundur. Milyarlarca insanı yakın dan ilgilendiren ve her geçen gün daha da boyutlanan bu soruna gerekti önemi vermek zorundayız.
devam edecek...
Yorumlar
MARKSİZM'İN DOĞAYA
Marksizm'in doğa anlayışını ortaya koymaya çalıştığımızda çevre sorununa bakışını da öğrenme olanağı yakalamış oluruz. Marksizm'i tüm' Sömürücü sınıfların ve kapitalizmin ideoolojisinden ayıran en temel noktalardan biri doğa ve insan ilişkisine yaklaşımıdır. Tüm sömürücü sınıflar, doğa ve insan ilişkisinde, doğayı, insanın yaşamını devam ettirebilmesi için gerekli şeyleri karşılayan ve insana gerekli şeyleri sağlamakta yardımcı olması için "bahşedilen-sunulan" edilgen bir varlık olarak görür. Ve bunun sonucu olarak doğayı kendi çıkarları için talan ederler. Bu anlayışın ürünü olarak Başbakan Tayyip Erdoğan "Bu nehirler bizim emrimize denize dökülsün diye verilmedi" diyerek, doğanın insan emrine verilmiş bir "köle" olduğunu ifade etmekten geri durmamaktadır. Ayrıca "Her şey insan için, insandan daha değerli, daha kutsal ne amaç olabilir" diyerek de bu anlayışını perçinlemektedir. İşte egemen sınıflar bu anlayışla doğaya yaklaşmakta ve yok etmektedirler.
Kapitalistler sömürülerini devam ettirmek için nasıl insanın emek gücünü kendi çıkarlarına tabi kılıyorlarsa, bu anlayışın devamı olarak doğa üzerinde de egemen olmak isterler. Marksizm ise bu anlayışın tersine insan ve doğanın farklı iki olgu olmadığını, doğanın insanın varlığını da kapsayan bir bütün olduğunu ortaya koyar. İnsanı, doğanın ayrılmaz bir parçası olarak görür. İnsanla doğa arasındaki ilişkide, doğanın edilgen bir varlık olduğunu kabul etmez. İnsanla doğa arasında canlı ve karşılıklı bir ilişki olduğunu belirtir. İnsanı, doğanın dolaysız bir parçası olarak görür.
Artı-ürünün ortaya çıkması ve bu arti-ürünün gasp edilmesi ile insan, ürettiği ürünlere nasıl yabancılaştırılmaya başlandıysa aynı şekilde doğaya yabancılaştınlması süreci de başlatılmış oldu. Egemen sınıfların ideologları bu durumu kanıksatmak» için her türlü aracı kullandılar. İnsan, doğaya yabancılaştıkça, doğanın kendisinin ihtiyaçlarını karşılamak için ilahi güçler tarafından yaratıldığına inandıkça, doğanın edilgen bir varlık olduğu anlayışı kabul ettirilmiş oldu. Bunun sonucu doğanın talanı ye sömürüsü artırıldı. Bu sömürü kapitalizm ile en yüksek noktaya ulaştı.
Bu anlayışa karşılık Marks, "Doğa, insanın organik olmayan bedenidir"*3) belirlemesiyle insan ve doğa arasındaki bağın nasıl bir bütünlük içerdiğini çok net ifade ediyordu. İnsanı doğadaki diğer canlılardan ayıran bilinçli emek gücünü kullanma yetkisi insanın, doğanın bir parçası olması sonucunu geliştirmiştir. Doğa var olmasaydı böyle bir yeti de olmazdı. İnsanın bilinçli bir emek gücüne sahip olması, ona, doğaya bilinçli müdahalelerde bulunma olanağını da sağlamıştır.
Sınıfların ortaya çıkmasıyla insanın bü özelliği egemen sınıflar tarafından kendi çıkarları için kullanılmıştır. Doğaya bilinçli müdahale, egemen sınıflarca, sömürünün devamını sağlamak ve zenginliklerini artıracak bir temelde geliştirilmiştir. Bugün gelinen aşamada ortaya çıkan çevre sorununun kaynağıda budur. Doğada yaşayan diğer canlılar yaşamlarını sürdürmek için nasıl doğayı kullanıyor ve değiştiriliyorsa (bu bilinçli bîr eylem olmasa da), insan da bunları -bilinçli bir eylem sonucu- gerçekleştiriyor. Sömürücü sınıflar, ideolojileri gereği, doğaya müdahaleyi insanın ihtiyaçlarının çok Ötesinde ele alırlar. İktidar olmak, güçlenmek, zenginleşmek için, insan ve doğa üzerinde tahakküm kurmak zorundadırlar. Bu zorunlulukların ve ideolojilerinin bugün geldiği aşama, dünyayı geri dönülmez çevre felaketleriyle karşı karşıya bırakmıştır.
Çevre konusunda Marksizm'e getirilen bir eleştiri; Marks'ın doğayı, yalnızca, yararlılığı emeğin dönüştürücü gücü sayesinde gerçeklik kazandığında kullanım değerine sahip olan nesne olarak tanımladığıdır. Bu eleştiriyi getirenler Marks'ın emeğin kendisini "hem insanın hem doğanın katıldığı bir süreç"*4) olarak nitelediğini görmezden gelirler. Marks yine bu konuda "işçi, doğa olmaksızın, duygusal dış dünya olmaksızın hiçbir şey yaratamaz"*5) belirlemesini de görmek istemezler.
Bu eleştirileri getirenler, ayrıca, insan emeğini doğadan koparan bir anlayışla hareket ediyorlar, Marksizm'in üretici güçlerin gelişimini merkeze aldığını iddia ederken, kendilerinin ise "İnsanlık ile doğa arasındaki ilişkileri, bir kontrol mekanizmasına göre değil (insanlara, gelecek kuşaklara, hatta diğer türlere) saygı temelinde"**) hareket ettiklerini belirtip Marksizm'i* eleştiriyorlar.
Bu eleştiri sahipleri, üretici güçler ile üretim ilişkileri (üretim araçlarının hangi sınıfın denetiminde olduğu) arasındaki bağa gözlerini kapatıyorlar. Üretici güçlerin sosyalist gelişimi üretim araçlarının toplumsal kolektif mülkiyetine dayanır. Bu nedenle kâr hırsı ve bu hırsın yol açtığı aşırı ve dengesiz üretim ortadan kalkacaktır. Yani kapitalist sömürü ortadan kalkacağı için üretici güçler buna paralel gelişecektir. Üretici güçlerin gelişimi esasta teknik bir sorun değildir. Sömürücü sınıflar ortadan kaldırılmadan doğa ve insan arasında "saygılı" bir ilişkiden söz edilemez. Bu anlayış sahiplerine şunu ifade etmek gerekir. Çevre sorunu sınıfsal bir sorundur ve çözümü de kapitalizmin yıkılıp yerine sosyalizm ve devamında komünizmin inşa edilmesi ile mümkün olacaktır.
Komünizm ve doğa konusunda kısaca şunu ifade etmek yeterli olacaktır. Marksizm insanlık tarihini, kullanım değerlerini, yani insan gereksinimlerini (ister tüketim şeklinde olsun, ister üretim araçları olarak dolaylı olsun) karşılayan her türlü şey olarak tanımlayan zenginlik üretimi noktasında tahlil eder. "Kullanım değeri... bu zenginliğin aldığı toplumsal biçim ne olursa olsun bütün zenginliğin özünü oluşturur" bu yüzden, "kullanım değerinin niceliğinde bir artış, maddi zenginlikte bir artı; demektir." Zenginlik ya da kullanım değeri, yalnızca beslenme, giyinme, barınma gibi temel zorunlulukları değil, aynı şekilde kültürel, estetik gereksinimleri de kapsar. "Kullanım değeri çok genel anlamda, geçim araçları olarak nitelendiilebilir'I7).
Komünizmde üretimin niteliği, degişim değeri üretimi değil, kullanım değeri üretimi olacağı için doğayla olan ilişkiler de bu kapsamda gelişecektir. Marks ayrıca kullanım değerinin üretimine hem doğanın hem emek gücünün katkıda bulunduğunu belirtir. Belirttiğimiz gibi komünizmde üretim tamamen kullanım değeri üretimine yani insanların temel gereksinimi kapitalizmde olduğu gibi sanal ihtiyaçlar yaratılmasına dayanan bir tüketim kültürü olmayacaktır. Aşırı kâr hırsına dayalı dengesiz plansız bir üretim olmayacak, bunun yerine insanların her türlü ihtiyacını karşılayacak planlı bir ekonomik üretim olacaktır. Bu temeldeki bir sistem, doğayı değişim değeri yaratmak için kullanmayacağı için, temel ihtiyaçları temelinde kullanır. Böylece doğa ile insan arasındaki ilişki de bir bütünsellik içinde ele alınır.
KAPITALIZMIN DOGAYA YAKLASIMI
"Kapitalist üretim tarzı insanın doğa üzerindeki egemenime dayanır."(8)
Kapitalizm öncesi sınıflı toplumlarda çevre sorunları daha çok yerel ve bölgesel düzeyde yaşanıyordu. Doğa içinde oluşan bu hasar nispeten' küçük ve geçici olduğu için doğa henüz kendîsîni yenileyebiliyordu. Çevre sorunu kapitalizmle birlikte muazzam boyutlara ulaştı, sorunlar bölgesel düzeyden tüm dünyayı etkileyecek noktaya geldi.
Çevre sorunlarının temel nedeninin kapitalizm oldugunu 'belirtmiştik. Kapitalist üretim tarzı daha fazla kâr elde etme esasına dayanır, bu nedenle kapitalist üretim, doganm korunması ve insan ihtiyaçtan gözetilerek gerçekleştirilmez. Kapitalizm İçin bu durum, zaten eşyanın tabiatına aykırıdır.
Kapitalizmin doğaya temel yaklaşımı, doğayı kendisi için bir hammadde kaynağı olarak görmesidir, bunu gerçekleştirmek için doğayı daha fazla denetimine almaya çalışır. Bunu sağladığı oranda talanı ve sömürüsünü artırır. Kapitalizm daha fazla kâr elde edebilmek için çevre konusunda alınabilecek en basit korunma tedbirlerini dahi maliyetlerinin artmaması için almaz. Fabrika bacasına Filtre bile taktırma yan kapitalistin doğayı düşünmesi beklenemez.
Kapitalizm doğa ile ilişkisinde doğayı sadece kendisi için bir kaynak olarak görürken, buna "insani" bir maske takmaya çalışır. Ve doğanın insan için var olduğunu, insanın gereksinimlerini karşılaması için ilahi bir güç tarafından yaratıldığını söyler. Bu anlayışla sömürüsünü gizlemeye çalışır.
Kapitalizmin insana verdiği önem, bugün herkesçe bilinmektedir. İnsanın emek gücünü sömüren, kanını emen bir vampirdir kapitalizm. Emekçiler kapitalizm için artı-deger üretebildiği sürece anlamlıdır. Aynı anlayış doğa için geçerlidir. Kapitalizmin "doga, insan içindir" söyleminden anlaşılması gereken "doğa kapitalizm içindir" olmalıdır. Doğayı, sanayi ve teknolojinin hammadde kaynağı, üretiminin ihtiyaçları için sınırsızca sömürülebilecek bir alan olarak görür. Bu nedenle kâr dürtüsünü tüm toplumsal sistemin temeline yerleştirir.
nsan doğanın ayrılmaz bir parçasi olduğu için doğadaki her olumsuz gelişme insanı da doğrudan etkiler. Bu anlamıyla çevre sorunu, kelimenin tam anlamıyla bir insanlık sorunudur. İnsana değer vermeyen bir sistemin doğaya değer vermesi beklenemez. Her yıl 11 milyon çocuk hava kirliliği nedeniyle ölüyor. Dünya Sağlık örgütü verilerine göre çevre kaynaklı hastalıklar her 45 dakikada 300 dolayında çocuğun ölümüne neden oluyor. Dünyada, çoğu kadın ve çocuk, yılda 15 milyon insan açlıktan ölüyor; bu, 2 saniyede bir insanın açlıktan öldüğü anlamına geliyor. Yaşam alanlarının yok edilmesi nedeniyle dünyadaki canlı türlerinin l/5'i 20 yıl içerisinde yok olacak. I milyardan fazla insan temiz içme suyundan yoksun durumda küresel ısınma nedeniyle iklim değişiklikleri yaşamı tehdit ediyor. Bu yaşananlar kapitalizmin insan ve doğa için ne kadar tehlikeli olduğunu çarpıcı bir şekilde bir kez daha ortaya koymaktadır.
Kapitalizm, aşırı kâr hırsını karşılamak için yarı-sömürge ülkelerin emek gücünü nasıl sömürüyorsa aynı amaçla bu ülkelerin yeraltı ve yerüstü kaynaklarını da sömürmektedir. Emperyalistler yarı-sömürge ülkelerin yeraltı ve yer üstü kaynaklarını kendi kendilerine almak için yüzyıllardır aralarında büyük bir kapışma içerisindedir. Emperyalistlerin kendi aralarındaki bu dalaştan yine en fazla zararı yarı-sömürge ülkelerin halkları görmektedir. ABD'nin Irak işgali bunun son örneklerindendir. Petrolün denetimi için yapılan bu işgalde Irak her açıdan talan edilmiştir. Konumuz itibariyle, doğanın nasıl yok edildiği günlerce TVlerden canlı olarak tüm dünyaya izletilmistir.
Emperyalistler, yari-sömürgelere yatırım yapıyoruz adı altında geri teknolojiye sahip, çevreyi daha çok kirleten teknolojileri transfer ediyorlar. Bununla beraber ayrıca çevreyi daha çok kirleten sanayi dallarını da yarı-sömürge ülkelere kaydırdılar. Son yıllarda tersanelerde yaşanan işçi cinayetleri ile gündeme gelen gemi yapım ve söküm sektörü de bu kapsamdadır. Uzakdoğu'daki yarı-sömürge ülkelere ve Türkiye'ye kaydırılan bu sektör işçi cinayetleri yanında çevre kirliliğine de yol açmaktadır. İzmir Aliağa'da bulunan gemi söküm tersanesine sökülmek için Hollanda'dan yollanan zehirli Asbest maddesi içeren Otopan gemisi buna bir örnektir. Kapitalizm bu kadarı ile yetinmez. Çok tehlikeli kimyasal ve nükleer atıktan, açıktan ya da gizlice, yarı-sömürge ülkelere yollar. Tek başına ABD, 1940'ta yaklaşık I milyon ton tehlikeli atık üretiyorken, bu rakam 1990'larda 250 milyon tonun üzerine çıktı. Devamlı basına yansıyan ve "nerden geldiği" bilinmeyen tehlikeli atık varillerinin sahillere vurması artık olağan bir haber niteliğine dönüşmüş durumda. Yarı-sömürge ülkelerin her türlü zenginliğini sömürmekle yetinmeyen kapitalizm kendi ülkelerindeki tehlikeli atıkları da yarı-sömürge ülkelere yollayarak bu ülkelerin doğalarını yıkıma uğratır. Bu politikanın sonucu olarak yarı-sömürge ülkelerde 1.4 milyar insan temiz sudan yoksun bir şekilde yaşamaya çalışıyor. Dünya Sağlık Örgütü'nün 2002 yılı verilerine göre dünyada yaşayan her 5 kişi den I'inin geliri I dolardan az; dünya nüfusunun yarısı ise 2 dolardan az kazanıyor. Buna rağmen üç büyük zenginin serveti, 48 ülkenin ulusal gelirini aşıyor. Dünyanın en zengin % 20'lik dilimi arasında 1913 yılında 11 kat olan gelir uçurumu bugün 80 kata çıktı. İşte kapitalizmin yarı-sömürge ülkelere verdiği değerin sonuçlari.
Dünya yüzeyinde her yıl 6 milyon hektar alan çölleşiyor. 184'ü memeli olmak üzere 970'i aşkın tür, yeryüzünden yok olmanın eşiğinde. Doğal Hayatı Koruma Vakfı'nın (WWF) "Ekolojik Ayak izi Araştırması" sonuçlarına göre son 30 yılda doğal kaynaklann % 30'u bir daha yerine konulamayacak şekilde tüketildi. Yani kapitalizm dünyamızı her açıdan felakete sürüklüyor. Aşırı kâra ve doğa üzerindeki egemenliğinin artması, kaçınılmaz olarak dünyayı her geçen gün daha fazla yok ediyor.
Kapitalizm bir taraftan doğayı ve insanı hızla tüketirken diğer taraftan ürettiği malları satmak için toplumda bir kapitalist tüketim kültürü oluşturur. Tüketim çılgınlığını körükler. Zaten kapitalizm, tüketim savurganlığına ve tüketen bir topluma zorunludur. Bu kapsamda bir tüketim uygarlığı daha doğrusu tüketim çılgınlığı olan kapitalizmde buğdaydan, arpadan, mısıra, pamuğa; petrolden, demire, kömüre değin ülkelerinden bağrından sökülerek alınan kaynaklar, insanların gereksinimleri gözetilmeden pazarlanacak, insanlık aynı hızla tüketime özendirilecektir. Toplumsal bir tüketim çılgınlığı noktasında biçimlendirilecek bu tüketime gönüllü katılım sağlanacak ve sonuçta insanın kendisi bir tüketim aracına dönüştürülecektir.
Kapitalist ideoloji, doğayı da bir tüketim nesnesi olarak görür. Bu hedefine daha çabuk ulaşmak için her türlü araç ve yöntemi kullanır. Toplumda bulunan tüm farklılıkları kendisi için bir fırsat olarak görür.
Bu hedefine daha çabuk ulaşmak için her türlü araç ve yöntemi kullanır. Toplumda bulunan tüm farklılıkları kendisi için bir fırsat olarak görür. İnsanlann arzularını kışkırtır, yapay heyecanlar sunar, cazibe tuzakları kurar. Bu anlayış temelinde, doğanın talanını da "özgürlük, çağdaş yaşam" vb. olarak pazarlar. Bu çabasında mistisizmi ve ilahi güçleri de yardıma çağırmaktan geri dur maz. Bu ideoloji temelinde doğa, insanın bir parçası olduğu yaşam alanı olmaktan çıkar. Ki bu, doğaya yabancılaşmanın zirve noktasıdır.
Kapitalizm, insan ve doğa üzerindeki sömürüsünü-talanını gizlemek ve çarpıtmak için hep türlü yolu dener. Bunun en eski yöntemlerinden biri, yaşam araçlarının artışı ile nüfus arası arasındaki bağı kapitalizmin çıkarı için çarpıtarak kuran Malthus'un anlayışıdır. Nazi faşizmine de temel oluşturan bu anlayış, dünyanın yaşanmaz hale gelmesinin temel nedeni olarak "aşın nüfus artışinı görür. Bu anlayışı günümüzde savunanlar, küresel iklim değişiklikleri ve bunun yakıcı sonuçlarını, Çin, Hindistan gibi nüfusu kalabalık ülkelerin tüketimine bağlarlar. Bu anlayış sahipleri ikiyüzlülükle, bir ABD'linin bir Afrikalı'dan 270 kat su, onlarca kat gıda ve içecek tükettiğini veya dünyadaki, enerji kaynaklarının yaklaşık i/4'ünü kullandığını "unuturlar". Haliyle bu anlayış, çevre sorununun temelini nüfus olarak görür.
Bu anlayışa göre, yaşam araçlarının artışı ile nüfus arası, farklı oranda olur. Bu anlayış sahipleri, nüfusun geometrik oranla (2, 4, 8, 16 gibi) arttığını, besin kaynaklarının ise aritmetik oranda (I, 2, 3, 4 gibi) arttığını belirtiyorlar. Besin miktarı ile nüfus arasındaki dengenin nasıl kurulacağını sorun olarak belirlerler. Malthus'a göre; nüfus artışı uzun vadede besin maddelerindeki artışın üzerinde olacağından, nüfus ile geçim araçları arasındaki dengeyi sürdürmek için nüfus artışı üzerinde doğal kısıtlamaların olması zorunludur. Bu anlayışa göre geçim araçlarının verimlilik artışındaki sınırlılıkla nüfus artışının sınırsızlığı arasındaki fark aşılamaz. Malthus'un teorisi, kapitalist üretim ve bölüşüm yasaları temelinde doğayı, evrensel, tarih üstü olarak göstermeye güdümlenmiş bir ideolojik araçtır. "Doğanin ganimetlerinden herkes eşit pay alamaz...doğanın kaçınılmaz yasalarının bazı insanların zaruret içinde kıvranmalarını gerektirdiği görülmektedir. Bunlar hayatta; büyük piyangosundan boş çekmiş olan mutsuz insanlardır."!9) Malthus, evlenmiş yoksul bir aile reisinin "Tanrı yasaları olan doğanın yasalarına tekrar tekrar verdikleri öğüde uymadıkları içjn kendisini ve ailesini açlığa mahkûm ettiği, kendi emeğinin hakkıyla satın alabileceği dışında, toplumdan en küçük parça yiyecek talep hakkının bulunmadığını'' savunur.
Malthus'un teorisi, kapitalizmi kutsayacak biçimde nüfus ilkesinin daha eşitlikçi bir toplum yapısına engel olduğunu göstermeye adanmıştır. Tanrısal yasaların kendisi böyle bir projeyi olanaksız kılmaktadır. Malthus böylece sadece kapitalist üretim ve paylaşımın Tanrının yasalarına uygun, yegâne sistem olduğunda ısrar etmekle kalmamış, işçi sınıfının lehine olabilecek her türlü uygulamaya açıkça saldırmıştır. Engels/'bu düşünce çizgisinin ima ettiği sonuç, yoksullar fazlalık olduğundan ölmelerini olabildiğince kolaylaştırmaktan, onları hiçbir şeyin dertlerine çare olamayacağına ve bütün bir sınıf olarak çoğalmalarını asgaride tutmak dışında kurtuluşları bulunmadığına ikna etmek¬ten başka, onlar için hiçbir şey yapılmaması"(") anlamına geldiğini belirtip bu anlayışı mahkûm etmişti.
Bugün de kalabalık nüfusu» çevre sorununun bir numaralı sorumlusu olarak göster meye çalışanlar hiç de az değil: 2008'de yaşanan gıda-açlık krizi ile tekrar bu tartışma gün deme taşınmaya çalışılıyor. Emperyalistler ve kalemşörleri, büyük bir gayretkeşlikle, açlık krizine, nüfus artışı, küreselleşmeden kaynak lanan küresel iklim değişikliği, küçük üreticile rin "geri kalmışlığı", eğitimsizlik vb. nedenleri esas olarak gösterdiler. Bu anlayış sahipleri, doğanın artık eskisi gibi ürün sağlayamamasını, emperyalizmin, doymak bilmez kâr hırsı dışındaki birçok şeyle açıklamaya çalıştılar.
Bu anlayışı sahiplerine vereceğimiz kısa ya nıtla gerçekler daha anlaşılır olacaktır. Bu an layış sahiplerine göre nüfus artışı bugünkü gibi artmaya devam ederse 2300 yılında dünya nü fusu 134 trilyona ulaşacak. Ama bu tamamen saçma bir tahmin. Bu saçmalığı emperyalist bir kurum olan Birleşmiş Milletler bile paylaşmı yor. BM 2005'te yaptığı öngörü ile 2200 yılın da dünya nüfusunun ' 10 rnîlyara ulaşacağını tahmin ediyordu. Bir de nüfus arasıyla, ekonomik büyümeyi karşılaştıralım. Birçok ekonomist dönemsel resesyonlara rağmen, dünya ekono misinin bu yüzyılda, her yıl ortalama % 3 ora nında artacağıni tahmin ediyor. Her yıl % 3 oranında bir büyüme, her 23 yılda ekonomik faaliyetlerin ikiye katlanması demek. Bir başka ifadeyle 2100 yılında dünyada tüketim % 1.600 oranında artacak. Yapılan hesaplara göre 21. yy.da, insanoğlu, ağaçtan indiği tarihten bu yana harcadığı ekonomik kaynakların 16 kat fazlasını harcayacak Yani ekonomik büyüme bu yy.da nüfus arasından 32 kat daha büyük bir çevre meselesi olacak Bu rakamlar gerçek tehdidin insan sayısı değil, kapitalizmin dizgin siz gelişimi ve aç gözlülüğü olduğunu bir kez daha gösteriyor. Nüfus artışından 32 kat fazla bir üretimin doğayı nasıl bir hale getireceğini tahmin etmek zor olmasa gerek Yine dünyadaki genel duruma baktığımızda "1900 yılında dünya nüfusu 1.6 milyar; birincil (kaynağından çıkağı gibi tüketilen kaynaklar) enerji tüketimi 1000 MTEP (milyon ton petrol enerjisi) iken, 2000 yılında nüfusu yaklaşık 6.6 milyara birincil enerji tüketimi ise 8534 MTEPe ulaşmıştır. Buna göre 100 yıllık süreçte dünya nüfusa 4.8 kat artarken birincil enerji tüketiminin 8.5 kat artoğı görülmüştür"(l2).vBu örnekte yine asıl tehlikenin, kapitalizmin dizginsiz üretimi oldu ğunu ortaya koymaktadır.
min ediyordu. Bir de nüfus arasıyla, ekonomik büyümeyi karşılaştıralım. Birçok ekonomist dönemsel resesyonlara rağmen, dünya ekono misinin bu yüzyılda, her yıl ortalama % 3 ora nında artacağım tahmin ediyor. Her yıl % 3 oranında bir büyüme, her 23 yılda ekonomik faaliyetlerin ikiye kadanması demek. Bir başka ifadeyle 2100 yılında dünyada tüketim % 1.600 oranında artacak. Yapılan hesaplara göre 21. yy.da, insanoğlu, ağaçtan indiği tarihten bu ya na harcadığı ekonomik kaynakların 16 kat faz lasını harcayacak Yani ekonomik büyüme bu yy.da nüfus arasından 32 kat daha büyük bir çevre meselesi olacak Bu rakamlar gerçek tehdidin insan sayısı değil, kapitalizmin dizgin siz gelişimi ve aç gözlülüğü olduğunu bir kez daha gösteriyor. Nüfus artışından 32 kat fazla bir üretimin doğayı nasıl bir hale getireceğini tahmin etmek zor olmasa gerek Yine dünya daki genel duruma baktığımızda "1900 yılında dünya nüfusu 1.6 milyar; birincil (kaynağından çıkağı gibi tüketilen kaynaklar) enerji tüketimi 1000 MTEP (milyon ton petrol enerjisi) iken, 2000 yılında nüfusu yaklaşık 6.6 milyara birin cil enerji tüketimi ise 8534 MTEPe ulaşmıştır. Buna göre 100 yıllık süreçte dünya nüfusa 4.8 kat artarken birincil enerji tüketiminin 8.5 kat artoğı görülmüştür"(l2).vBu örnekte yine asıl tehlikenin, kapitalizmin dizginsiz üretimi olduğunu ortaya koymaktadır.
Kapitalizm, bireyciliği kutsayan, mülkiyeti özgürlükle özdeşleştiren bir ideolojidir. Böyle si bir ideolojinin, sahip olmayı, bireysel çıkar larının temeline koyarak doğanın da sahibi gibi davranması ve doğa tahribatını kendi dışında görmesi de niteliği gereğidir. Bu temelde çev re sorunlarının esas kaynağının kapitalist sistem olmadığını kabullendirmeye çalışması anlaşılırdır. Bu anlayış çevre sorunlarının kaynağını nüfus artışından eğitimsizliğe kadar geniş (ve tali) bir yelpazede arar.
Kapitalizm, emekçilerin kanını emerek yaşar. Doğaya farklı yaklaşmasını beklemek olsa olsa "insancıl kapitalistlerin", sınıfsal öcü inkâr edenlerin hayallerini süsler. Kapitalizm var oldukça, varlık ve yaşam koşullan olan sömürü de var olacaktır. Dolayısıyla doğanın talanı da, kapitalizm var oldukça sürecektir.
Kapitalizm bir taraftan doğayı sömürüp çevreyi kirletirken diğer taraftan soruna çözüm aradığı gibi bir yanılsama oluşturuyor. Sorunun nedenini; kaynağını açıklarken nasıl sınıfsal temelden kopariliyorsa, sorunun çözümü noktasında da aynı tavrını sürdürüyor. Sınıfsal temelden, sınıf mücadelesinden kopuk bir "çevrecilik" anlayışını geliştiriyor. Bu "çevrecilik" anlayışı kapitalist sistemin temellerinde yatan insanın doğaya hükmetmesi gerektiği anlayışını sorgulamaz. Tam aksine bu hükmetmenin neden olacağı tehlikeleri "azaltacak" teknikler geliştirerek kapitalist sömürünün önünü açmayı gözetir. Kapitalist sistemin kendisine dokunmaz.
Kapitalizmin mevcut kurumlarını, toplumsal ilişkilerini, değerlerini değiştirmek yerine, onlara çeki düzen vermeyi esas alır. Bu çevrecilik anlayışı aslında çevre mühendisliğinden başka bir şey değildir. Kapitalizmin açacağı hasarları azaltacak teknikler geliştirerek sömürün kolaylaştırılmasına hizmet eder. Bu anlayış sahiplerinin çevreci kılığına girmeleri daha tehlikelidir. Çünkü kamuoyunu daha fazla aldatma ve yanıltma olanağına sahipler. "Dünya Çevre Günü", "Dünya Günü", "Dünya Su Günü" gibi günleri gerçek anlam ve öneminden saptırırlar. Kopardıkları yaygaralarla kapitalizmin doğa üzerindeki egemenliğini gözlerden Saklarlar. Bu tür günlerde kapitalistler birkaç ağaç dikerek kendilerini aklamaya,-toplumda "çevre dostu" oldukları izlenimini vermeye çalışırlar. Aynca ülkemizde ilköğretim ve lise'öğrencilerini toplayıp deniz kenarlarını temizleten ya da 1-2 balık adama denizden, bir iki araba lastiği çıkarttırarak çevreye karşı görevlerini yapmış olurlar.
Uluslararası alanda popüler olan GREEN-PEACE (Yeşilbariş) çevre örgütü bu konuda en iyi olumsuz örnektir. Dünya genelinde çevre sorunlarına karşı mücadele ettiğini ifade eden bu örgütün eylemleri sorunun özünü kitlelerden gizler. Yapacağı eylemler, kitlelerden - kopuktur. Eylemleri; yüksek binalara, kulelere pankart asma, kendilerini santral ve fabrika kapılarına zincirleme, balina avlayan gemileri küçük botlarla taciz etme şeklindedir. Eylemleriyle sorunun kaynaği olan kapitalizmi bir bütün hedef almayıp tekil anlamda hükümet, şirket ve kişileri hedef alarak, kapitalizmin sorumluluğunu gizlerler. Kitlelerle birlikte hareket etme, kitleleri harekete geçirme gibi amaçları yoktur. Sınırlı sayıda üyeleri ile hareket ederler. Çünkü kitleleri harekete geçirmek sistem için tehlikeli olabilir. Kitlelerin kendi canlı pratiklerinden gerçekleri görebile ceğinden ve denetimlerinden çıkabileceğinden korkarlar. Böylece görüntüde çevre sorununa karşı mücadele ediyor görünürler. Kitlelerin bilincini bulandınp, sempatisini kazanırlar. Bu şekilde asıl görevleri olan sistemin devam etmesine katkı sağlamış olurlar.
Bu açıdan farklı bir örneği ülkemizden verebiliriz. Bergama Ovacık köyünde siyanürle altın madeni işletme konusunda bölge halkı önemli oranda sorununu sahiplenmiştir. Bu kitlesel sahiplenme ve eylemler hem maden şirketini hem devleti önemli oranda meşgul etmiş ve uğraştırmıştır.
Bölge halkı sorunu sahiplenmesine rağmen bu harekete önderlik edenler mücadeleyi tamamen sistem sınırları içine mahkûm etmiştir. Sorunun kaynağının sistem olduğu bilinci bölge halkına taşınmamıştır. Gelinen aşamada bölge halki birçok davayı kazanmasına rağmen Maden, Bakanlar Kurulu'nun özel kararıyla çalışmaya devam ediyor. Bergama örneğinden öğrenilmesi gereken çok şey var. Bunların en başında çevre sorununu yarıinn sorunu olmadığı gibi teorik bir sorun da olmadığı gelmektedir. Çevre sorununun halkın yakıcı bir sorunu olduğu; bundan dolayı başta Komünist Partisi olmak üzere genel olarak-devrimcilerin çevre sorununu programlarına almalarını ortaya koymuştur. Buna paralel günlük çalışmalarında önemli bir yer tutması gerçeğini ortaya çıkarmıştır. Ulusal sorun, nasıl ezilen ulusun milli burjuvazisine veya bu sorunla mücadele eden küçük burjuvaziye terk etmiyorsak veya kadın sorununu feministlere terk etmenin yanlışlığını biliyorsak, çevre sorunu da çevrecilere terk'edilemeyecek kadar önemlidir. Diğer sorunlarda olduğu gibi çevre sorununda halkın kendiliğinden gelişen eylemlerine devrimcilerin seyirci kalması gibi bir lüksü olmadığını da bilmeli ve görmeliyiz. Aksi takdirde bugüne kadar yaşanan örneklerde olduğu gibi halkın mücadelesi düzen sınırlarına mahkûm edilecektir.
devam edecek...
KAPİTALİZM VE KÜRESEL
Kapitalizmin neden olduğu çevre sorunlarının başında küresel ısınma ve buna paralel gelişen dünyanın iklimsel düzeninin bozulması geliyor. Bu sorun aynı zamanda diğer pek çok çevre sorununun ya kaynağını oluşturmaya ya da mevcut sorunları olumsuz yönde tetikleyerek daha da boyutlanmalarına yol açıyor.
Aslında, atmosferdeki sera etkisi insan faaliyetinin dışında tamamen doğal bir olaydır. Bu durum dünyanın 33 santigrat derece daha faza sıcak olmasını sağlıyor. Yani doğal sera etkisi olmasa dünyanın ortalama sıcaklığı -20 santigrat derece olacak. Doğal sera etkisi nedeniyle dünyanın ortalama sıcaklığı 14 santigrat derece oluyor.
Bilindiği gibi güneş ışınları dünyaya, ulaştığında ısıya dönüşür. Ve bu ışınlar uzaya tekrar uzun dalgalı radyasyon olarak kızıl ötesi formunda gönderilir, işte bu kızıl ötesi radyasyonun bir kısmı sera gazlan tarafından tutulur. Bu duruma sera etkisi denir. Yeryüzündeki yaşama uygun sıcaklığı oluşturan sera gazı etkisi şimdi tam tersi bir etki görüyor. Geçmişteki sera etkisinin boyutu doğal ekolojik süreçlerin ürünüyken bugün ise kapitalist üretim biçiminin aldığı boyut, doğal süreçlerin bozulması ve sera gazlarının gereğinden fazla üretilmesi sonucunda, atmosferdeki sera gazlarının oranı sürekli yükseliyor.
Başlıca sera gazlari olan karbondioksit, metan, diazotmonoksit ve diğer holojenli bileşikleri içeren Hidroflorokarbonlar, perflorokarbonlar ve sülfürhekzaflorit gibi kimyasallarda da bu artış gözleniyor. Sera gazlari içinde en önemli olanı hiç şüphesiz karbondioksittir. Fosil yakıtların (kömür, doğalgaz, petrol) kullanımı nedeniyle dünyada her yıl 7 milyar ton karbon atmosfere salınıyor. Bu durum mevcut hızla devam ederse 2020 yılında karbon salınım miktarının 9 milyon tona ulaşacağı tahmin ediliyor. Bu ise yaklaşık 33 milyon ton karbondioksit demek. Karbondioksitin atmosferde 100 yılı bulan kalıcılık süresini de dikkate alırsak karbondioksit seviyesinin sanayi devriminden yani kapitalizmin ortaya çıkışından bu yana hızla yükseldiği ve tehlikeli bir tırmanışa geçtiği kolaylıkla görülür. Aynca son 250 yılda atmosferdeki karbondioksit seviyesi % 35 ar tarak 2004 yılında 379 PPM'e (hacim olarak milyonda bir) yükseldi. 1950'den beri 11 ülke de 530.3 milyar ton karbondioksit gazı üretilmiştir. Bunlarin içinde ABD 186.1 milyar, Rus ya 68.4 milyar, Çin 57.6 milyar ton karbondioksit gazı üretmiştir.
Bugün dünyanın en büyük sera gazı emisyonu üreticisi yıllık 5.8 milyar ton karbondioksit emisyonu miktarı ile ABD'dir. Uluslararası Enerji Ajansı'nın 2002 verilerine göre karbon dioksit emisyonunda % 24 ile nüfusu dünya nüfusunun % 4'ü olan ABD birinci sıradadır. Ayrıca günümüzde atmosferdeki sera gazının" birikiminin % 80'i emperyalist-kapitalist ülkelerden kaynaklanmaktadır. Diğer bir ifadeyle dünya nüfusunun % 20'sinden kaynaklanmaktadır. (Malthus'un kulaklari çınlasın!) Bu durumun esas sorumlusu o ülkelerde yaşayan halklar değildir. Aşın kâr hırsıyla üretim yapan emperyalist kapitalizmdir.
Küresel ısınmaya bağlı iklim değişikliğinin sonuçlan her geçen gün daha etkili şekilde ortaya çıkıyor. Geçen yüzyılda dünyada sıcaklık ortalaması 0.6 santigrat derece artarken bu artış yaşadığımız yy .da 1.4 - 1.8 santigrat dereceye kadar çıktı. Geçmiş 40 sene içerisinde Kuzey Kutbu daimi buzullainn kalınlığı % 40 oranında azaldı. TÜBİTAK destekli bir araştırmada Ağrı-Cilo-Süphan ve Kaçgar Dağlarının bir kısmında çok az buzul kaldığı, Erciyes-Ala-dağlar'daki buzulların ise tamamen eriyip yok olduğu ortaya konmuştur. Doğal afet olarak değerlendirilen kasırga, hortum, fırtına vb. felaketler doğal olmaktan çıkmıştır. Deniz yüzeyindeki suyun ısınması, rüzgârları, özellikle de okyanus bölgesindeki kasırgaları yakından ilgilendirmektedir. Küresel ısınma nedeniyle deniz yüzeyindeki 3-4 santigrat derecelik bir artış şu andakinden % 50 daha yıkıcı bir gücü; saatte 350 km hıza ulaşan hortumtan açığa çıkarabilir. Kapitalist üretim tarzının etkileri sonucu artık bu tür büyük yıkımlara yol açan setler, fırtınalar, kuraklıklar doğal bir felaket olmaktan çıkmış, kapitalizmin yol açtığı felaketlere dönüşmüştür.
Küresel ısınma aynca birçok canlı türünün yok olmasına yol açıyor. Dünya üzerinde 15 binden fazla canlı türü yok olma tehlikesi ile karşı karşıya. Yine sadece Avrupa'dâki kuş türlerinin % 43'ü iklim değişiklikleri nedeniyle yok olma tehlikesi altında. Dünyadaki canlı türlerinin tükenme hızı geçmişe oranla 100 ila 1000 kat daha yüksek; sel, kuraklık, küresel ısınma gibi felaketler nedeniyle dünyada 25 milyon insan yaşadıkları topraklardan göç etmek zorunda kaldı. Tüm bu yaşananlar küresel iklim de ğişikliğinin tüm dünya üzerindeki yıkıcı etkile rini en çarpıcı şekilde ortaya koymaktadır.
Küresel ısınma, emperyalist-kapitalist sistemin yarattığı çevre felaketlerinin en etkili olanıdır. İstisnasız, dünyadaki tüm canlıları etkileyen bu çevre sorunu, insanlığın yaşamını da tehdit ediyor. Savaşlar, katliamlar, açlık gibi doğal olmayan felaketlerin sorumlusu olan hâkim sınıflar, bu sefer bunlardan daha büyük bir felaketin başlamasına yol açtılar.
ENERJİ VE ÇEVRE
Enerji sorunu, kapitalist üretimin temel sorunlarındandır. Özelikle 20. yy.ın son çeyreğinde enerji kaynakları, emperyalist dalaşın merkezine yerleşmiştir. Enerji' kaynaklarının büyük çoğunluğu yenilenemez olan fosil yakıtlardan oluştuğu için, emperyalistler bu kaynaklara sahip olmak için dünya halklarını ve doğa yı katletmekten çekinmiyorlar.
Enerji, insan yaşamının vazgeçilmez bir parçasıdır. Bugün de dünya gündeminde tartışılan konuların başında gelmektedir. Geleneksel olarak enerji kaynaklan ikiye ayrılır. Bunlardan ilki kaynağından çıktığı gibi tüketilen kömür, doğalgaz ve petrol gibi kaynaklardır. Bunlar birincil enerji kaynağı olarak tanımlanırlar. Birincil enerji kaynağının dönüşümünden elde edilen elektrik, kok, havagazı vb. enerji kaynakları ise ikincil enerji kaynağı olarak adlandırılmaktadır.
Ayrıca enerji kaynaklarını üç ana grupta toplamak mümkün. Birincisi, yerin altında kalan bitkilerin ve canlıların bataklık alanlarda birikmesi sonucu oluşan tabakanın değişime uğramasıyla meydana gelen fosil yakıtlardır, ikincisi, potansiyeli mevcut olan ve teknolojik gelişmelere bağlı olarak kullanımı artan 'yeni" enerji kaynaklandır. Üçüncüsü ise tükenmeyen, eksilmeyen "yenilenebilir" enerji kaynaklarıdır,
Dünya enerji kaynaklan içerisinde en bü yük pay fosil yakıtlara aittir. Fosil yakıtlarının dünya enerji tüketimindeki payı % 85-90 oranındadır. Yine günümüzde kullandığımız ikincil enerjinin büyük kısmı da fosil yakıtlardan elde edilmektedir. Kullanmakta olduğumuz enerjinin çoğu görülmekte olduğu gibi fosil yakıtlardan elde ediliyor. Bu kaynaklann bugünkü bilinen rezervleri bu hızla kullanıldığında petrolün 40-45 yıl, doğalgazın 60-65 yıl ve kömürün 140-150 yıl sonra tükeneceği tahmin ediliyor. Atmosfere salınan ve küresel ısınmaya yol açan karbondioksit gazının % 70'îni fosil yakıtlardan çıkan karbondioksit gazı oluşturuyor. Fosil yakıtların bu olumsuz etkisine ve kısa sürede tükenecek olmasma rağmen emperyalistler bu kaynaklara ulaşıp elde etmek için önlerindeki tüm engelleri kaldırmaya çalışıyorlar. Enerji kaynaklarını ellerinde tutmak isteyen emperyalistler yarı-sömürge ülkelerin bu kaynaklarını ele geçirmek için çatışmaları her geçen gün daha da artıyor. Emperyalistlerin amaçları üretimlerini sürdürmek ve daha fazla kâr elde etmek olduğu için en son Irak örneğinde olduğu gibi işgale varan saldırılarda bu lunmaktan kaçınmıyorlar.
Son yıllarda fosil yakıtların yol açtığı karbondioksit salınımının artırdığı küresel ısınma sorununa karşı nükleer enerji tekrar ön plana çıkarılıp pazarlanmaya çalışılıyor. Bunun için birçok yol deneniyor. Nükleer enerjinin emperyalistlerce öne çıkarılmasının esas nedeni ellerinde bulunan eski teknoloji reaktörlerin yarı-sömürge ülkelere pazarlanmasıdır. Hem ellerindeki eski teknolojiden kurtulacaklar hem de milyarlarca dolar kazanacaklar. Diğer taraftan ellerinde bulunan nükleer artıkları da bu yarı-sömürge ülkelere yollamanın Önünü açmış olacaklar. Kendi ülkelerinin doğalarını koruma altına alarak yarı-sömürge ülkelerin doğalarını kendi çıkarları için katledecekler. Bu nedenle birçok emperyalist ülke mevcut nükleer santrallerini sökmektedir. Kanada ve ABD'de 1978, Almanya'da 1982'den bu yana nükleer santral siparişi veren yok. Fransa, 1997 yılından itibaren 2010 yılına kadar nükleer programını askıya aldı. Danimarka, Yunanistan, irlanda, Lüksemburg, Avusturya ve Portekiz enerji üretimi için nükleer enerjiyi kullanmıyor. Bu örnekleri uzatmak mümkün.
Küresel ısınma noktasında nükleer enerji çevreye uyumlu gözükse de, çevre sorunu küresel ısınmadan ibaret değildir. Nükleer atıkların yok edilmesi ve depolanması sorunu halen çözülememiştir. Çernobil faciasının yol açtığı insan ve doğa katliamı ortadadır. Ve çokça övülen nükleer enerjinin dünya enerji üretimindeki payı % 3'tür. Nükleer enerji söylendiği gibi ucuz ve güvenli olsaydı en başta gözlerini kâr hırsı bürümüş emperyalistler bu enerjiyi çok daha fazla oranda kullanır ve yeni yatırımlar yaparlardı. Bu kadar kârlı bir fırsatı kaçırmazlardı. Nükleer enerjinin tekrar bu denli gündeme taşınması belirttiğimiz gibi emperyalistlerin ellerindeki geri teknolojilerden kurtulmak istemesi ve bunlan yarı-sömürgelere satarak kâr elde etmek istemesinden dolayıdır. Nükleer atıklardan kurtulmak da bunun önemli bir parçasıdır. Emperyalistler için güç anlamına gelen nükleer enerji, savaşların ve caydırıcılığın temel araçlarından biridir. Günümüzde en fazla nükleer silah emperyalist devletlerde bulunuyor. Böylesi bir gücü elinden bırakmak istemeyen emperyalistler nükleer silahları Hiroşima ve Nagazaki gibi, yüz binlerce insanın katledilmesi, 60 yıldır ot bile bitmemesi gibi ağır sonuçlara yol açsa da bu gücü ellerinden bırakmazlar.
Emperyalistler için kâr, güç, iktidar her şeydir. Bunun için milyonlarca insanın katledilmesine aldırmayan emperyalizmin doğaya da aynı şekilde yaklaşması kaçınılmazdır.
devam edecek...
YENİLENEBİLİR ENERJİ VE ÇEVRE
Enerji kaynaklarının hızla tükenmesi, bu kaynakların, emperyalist dalaşın merkezinde yer almasını sağladığı gibi alternatif enerji kay naklartntn arayışını da hızlandırmıştır. Ancak emperyalizm, bu alternatifler içinde dünya halklarını kendine bağlayacak olanları aramakta ve yaygınlaştırmaktadır. Bu nedenle yenilenebilir enerji kaynaklarına yıllardır yeterli yatırımı yapmamaktadır.
Yenilenebilir enerji kaynakları; çoğunlukla düşük maliyetli ve lokal düzeydedir. Yenilenebilir ve lokal düzeyde temin edilebilir oluşu nedeniyle dışa bağımlılık yaratmaz. Nükleer ve fosil yakıtlardan elde edilen enerjinin aksine doğaya zarar vermezler. Ama yenilenebilir enerji sadece bir teknik olarak görülmemelidir. Böyle görülürse emperyalizm bu tekniği kendi sömürü düzeninin bir parçası haline getirecek mekanizmaları yaratmakta gecikmeyecektir.
Yenilenebilir enerji kaynaklarının çeşitliliği az değildir. Bunlar içinde en yaygın ve etkin olanları güneş ve rüzgâr enerjisidir. Bunlar dışında hidroelektrik, jeotermal(sıcak su kaynaklarıyla elde edilen), dalga, gelgit, toprak ısısı, okyanus ısısı enerjileri de coğrafi farklılıklara göre yaygın kullanılabilecek enerji kaynaklandır.
Alternatif enerji kullanımının yaygınlaştırılması gerektiğini bugün birçok "çevreci" anlayış da sıkça ifade ediyor. Ama daha önce belirttiğimiz anlayıştan temeinde bu konuya da sınıfsal özden kopuk, tekrak bir mesele olarak bakıyorlar. Enerji kaynaklarinın verimliliğinin artması, çevreye verdikleri zararın ortadan kaldı rılmaya çalışılması kapitalist sistemin ortadan kaldırılması ile mümkün olacaktır. Doğanın ekosistemine göre ustalikla biçim verilmiş yeni bir enerji kalıbı üretmek güneşin, rüzgârın, suyun, zorunlu olduğunda petrol ve kömür dâhil birçok başka kaynağin kullanılması ile mümkün olacaktır. Bu çeşitlilikk tipkı toprağın ekilmesin de olduğu gtbi enerji kullanimini da zenginleşti recektir. Bu zenginlik ülkelerin kendi kaynakla rına dayanacağı için bir bağımlılık ilişkisi yaratmayacaktır. Bunu ancak doğayı kendisi için sömürülmesi, talan etmesi gereken bir araç olarak görmeyen komünistler ve devrimciler gerçekleştirecektir.
Yenilenebilir enerji kaynaklan çevre dostu oldukları için devrimci ve komünistlerin bu enerji türlerinin enerji kaynaklarının kullanımını ve yaygınlaşmasını savunmaları gerekir. Bu sorun, bugünün sınıf mücadelesinde de önemli yere; sahiptir. Devrim sonrasının değil, bugü nün sorunudur. Bu nedenle yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımını teknik bir soruna indirgemeden savunmak zorundayız. Bu durum aynı zamanda yarı-sömürgelerin emperyalizme olan bağımlılığının zayıflatılması, ortadan kaldırılması için de önemli bir adımdır. Dolayısıyla devletleri, bizim somutumuzda TC'yi. nükleer enerjiden ve petrole bağımlılık yaratan politi kalardan vazgeçirecek kültürel hareketler örgütlemek, günümüz sınıf mücadelesinin önemli bir parçasıdır.
Türkiye gibi güneş, rüzgâr gibi yenilenebilir enerji kaynaklarının bol olduğu bir coğrafyada yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımını esas hale getirebilmek önemlidir. Bunu gerçekleştirmenin önünde teknik olarak çok büyük engeller yok. Bugünkü teknolojik gelişim buna uygun. Bunun önündeki asıl sorun ülke egemen sınıflarının emperyalizm ile girdikleri uşaklık ilişkisidir. Bu nedenle yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımında tutarlı ve bi limsel olmanın yolu anti-faşist ve anti-emperyalist mücadelede tutarlı olmaktan geçmektedir.
Çünkü emperyalizm, gıda ve su gibi temel ihtiyaçlarda olduğu gibi, enerjide de yarı-sömürgeleri kendisine daha fazla bağımlı kılarak sömürüyü yoğunlaştırmaktadır. Gıda ve sudaki bağımlılığa olduğu kadar enerjideki bağımlılığı da tutarlı sınıf bilinciyle karşı durmak; günümüz sınıf mücadelesinin temel görevleri arasındadır.
Kitleler, diğer mücadele biçimlerinde olduğu gibi çevre sorununa ilişkin mücadele biçimlerinde de, sınıf bilincine kavuşturulmalıdır. Çevre sorununun, kapitalizmin Özünden kaynaklandığı bilincinin her fırsatta verilmesi bunu sağlayabilecektir.
KAPİTALİZM VE ORMANLAR
Kapitalizmin hışmına uğrayan doğal kaynaklardan biri de ormanlardır. Ormanlar doğal yaşam ve dolayısıyla insan yaşamı için çok önemli işleve sahiptir. Ormanlar dünyada canlıların yaşayabilmesi için ihtiyaç duyduğu oksijenin % 20'sini üretiyorlar. Karbondioksit soğurup fo tosentez yoluyla oksijen üretirler. Bu nedenle ormanlar ayrıca aşın karbondioksit salınımıyla artan sera etkisinin azaltılmasında da önemli bir konumdadır. Yağan yağmur ve kar ormanin bitki örtüsü tarafından tutulur. Ormanlardaki bitki örtüsü orman zemininin su soğurma kapasitesini artırır. Bu suyun bir kısmı buharlaşarak atmosfere döner. Eğer orman zemini yaprak artıkları ile kaplıysa suyu tutar ve yeniden kazanır. Ormanlar ayrıca yağmur çekmek konusunda da önemli bir işleve sahiptir. Orman lar toprağı tutma özelliği ile erozyonu engeller ve tarıma elverişli toprakların setler ile yok olmasını engeller.
Ormanların kapitalizm tarafından yok edilmesi doğada yaşayan birçok canlıyı olumsuz etkilemektedir. 18. yy. dan bu yana dünya ormanlarının % 23'ü kapitalizmin vahşi sömürüsü sonucu yok edildi. Yaşanan erozyon sonucu dün ya yüzeyinde her yıl 6 milyon hektar alan çölleşiyor. Brezilya hükümetinin açıklamalarına göre amazon ormanlarının 2002 yılında 23.266 km2, 2003 yılında 23.750 km2'si yok oldu. Top lam büyüklüğü 4.2 milyon km2 olan Amazon ormanlarının şimdiye dek % 2Ö*sî yok oldu.
Ormanların yok edilmesinin tek gerekçesi, tüketim mallan üretmek değildir. 21, yy. sonla rında başlayan bio-yakıt teknolojisi, ormanlann dolaylı ve dolaysız olarak yok edilmesine neden oluyor.
Fosil yakıtların neden olduğu aşırı karbon dioksit salınımını azaltmak gerekçesiyle son yıllarda bio-yakıt üretimi hızlandı. Çevreci olduğu söylenen bio-yakıta daha yakından baktığımızda hiç de çevreci olmadığı ortaya çıkıyor. Bio-yakıt üretileni bitkilerin yetiştirilmesi için çok geniş tarım alanlarına ihtiyaç duyuluyor. Mevcut tarım alanlarının bu ihtiyacı karşılaması mümkün olmadığı için, ormanlar kesilerek yeni tarım alanları açılıyor. Bio-yakıt üretiminde Brezilya ABD'nin hemen ardından 2. sırada yer alıyor ve bioyakıt bitkilerinin ekilebilmesi için Brezilya'da Amazon ormanları hızla yok ediliyor.
Emperyalistlerin çevre sorununda da esas faturayı yarı-sömürge ülkelere çıkarmaya çalıştıklarını belirtmiştik. Kendisinin doğaya, çevreye saygılı olduğunu pazarlamaya çalışan AB, 2020 yılına kadar toplam enerji tüketimi içinde yenilenebilir enerji payını % 2ö*ye çıkarmayı hedefliyor. Burada önemli bir nokta bio-yakıtla ilgili olan düzenlemedir. AB bu % 20*tik hedefe ulaşırken taşıtlarda kullanılan yakıtın da % 10'unu bio-yakıttan sağlamayı öngörüyor. Ama asıl sorun da burada başlıyor. Çünkü bütün Avrupa'nın tarıma açılmış arazilerine bio-yakıt elde edecek bitkiler ekilse dahi AB'nin belirle diği % 10'luk hedefe ulaşması mümkün değil. Bu hedefe ulaşmak için yapacakları şey bu ihtiyacı karşılamak için Brezilya gibi ülkelerden bio-yakıt atmak. Yani daha çok yağmur ormanı kesilecek, yok olacak. AB kendi tarım arazileri ne gıda ürünleri dikmeye devam edecek. Kendi ülkelerinin doğası daha az zarar görecek ama diğer taraftan yağmur ormanlarını talan edecekler. İşte kapitalizmin ikiyüzlülüğü. Kapi talizmin bu vahşi talanı sonucu dünya karaları nın % 24'ü ekilir-biçilir hale getirildi. Araştırma sonuçları dünyada 8.7 milyon km2 orman ve tarım oranının l/4'ünün son 50 yılda yok edildiğini ortaya koyuyor.
Dünyada yok edilen ormanlara paralel Türkiye'de de ormanların yok edilmesi tüm hızıyla devam ediyor. Resmi rakamlara göre Türkiye'de 21.188 milyon hektar orman arazisi var. Türkiye'de ormanlar daha çok tarım ve yerleşim alanı açmak için talan ediliyor. Birçok yerde ormanlar yok edilerek imara açılıyor. İstanbul'da Sultanbeyli, Çavuşbaşı ve Gebze: Antalya'nın Kepez, Bursa'nın sanayi sitesi buna örnektir. Şimdi bu eski talanları meşrulaştırmak ve talanların önünü açmak için AKP hükümeti 2B adı altında orman talanına yeni bir halka daha ekliyor. Bu talandan 20-25 milyar dolar ge lir beklediğini açıklayan Orman Bakanı Osman Pepe bir kez daha kendileri için tek önemli olanın para olduğunu ortaya koymuş oldu.
Her orman yangınından sonra yanan bölgenin hemen ağaçlandırılacağını açıklayan yetkililerin açıklamasının mürekkebi kurumadan yanan bölgelerden yeni yeni oteller, yerleşim alanları yükselmeye' başlar. Bu durum artık kanıksanır bir hal almıştır. Turizm gelirlerini artırmak için yani bu sektöre yatırım yapan kompradonlann kârlarını artırmak için her türlü kolaylık sağlanıyor. Golf alanları açmak için binlerce ağaç kesiliyor. Yine en son TBMM'de onaylanan "Turizm Teşvik Kanunu" ile yeni bir orman talanının önü açıldı. Sadece Antalya'da bu kanun ile I milyon ağacın kesilmesinin önü açıldı. Orman talanını yasalaştıran bir girişim toplam orman alanlarının binde 5'ini turizme açıyor. Belirlenen bu binde 5'lik oranın göster melik olduğunu, talanın boyutunun pratikte çok daha fazla olacağını herkes çok iyi bitiyor.
Kanuna göre ağaç keserek yatırım yapanlar, başka alanlara kestiği ağaç sayısının 3 katını dikmek zorunda. Bu durum ne kadar çok paran varsa o kadar çok ağaç kesme hakkıni egemenlere vermektedir. Ayrıca başka yere ağaç dikme zorunluluğunun gerçekleşemeyeceğini tahmin etmek çok da zor olmasa gerek. Göstermelik olarak birkaç ağaç dikilecek arkası gelmeyecektir. Ayrıca ormanlar sadece ağaçlar dan oluşmuyor. Ormanlarda yaşayan hayvanlar da yok olacak.
Bunun yanında çokça çevre ve orman aşığı olduklarını iddia eden egemenler, sorun iktidarlarını korumak, sömürülerini devam ettirmek olunca her türlü zor yöntemini devreye sokmaktan çekinmiyorlar. Silahlı mücadeleyi her türlü baskı ve katlama rağmen bastırama yan TC devleti, yıllardir gerillanın barındığı, saklandığı T. Kürdistanındaki ormanlari yakıyor, yok ediyor. Böylece bir kez daha gerçek niteliklerini, iktidarlarını korumak, için insanları ve doğayı katletmekten vazgeçmeyeceklerini ortaya koymuş oluyorlar.
devam edecek...
KAPİTALİZM VE
KAPİTALİZM VE MADENLER
Kapitalistlerin doğayı tahrip ettiği diğer bir faaliyet de maden arama ve çıkarma faaliyetidir. Maden çıkarma ve işleme doğayı tahrip etmede önemli bir unsurdur. Kapitalistler madenlere en kolay ve ucuz yoldan ulaşmak istedikleri için madenlerin- bulunduğu bölgelerdeki doğal yaşamı da yok ederler. Dünyadaki maden cevherlerinin yaklaşık % 70'i çevreye en fazla zararı veren Açık Döküm Madenciliği yöntemi ile çıkarılmaktadır. Bu uygulama ile kapitalistler maliyetlerini düşürürken diğer yan dan büyük çukurlar açılmasına, dağ zirvelerinin ortadan kaldırılmasına, toprağın verimli üst tabakasının yok olmasına ve büyük miktarda atığın ortaya çıkıp çevrenin kirletilmesine yol açarlar.
Hidrolojik döngü suyun ekosistem tarafından yağmur ya da kar şeklinde edindiği ekolojik süreçtir. Çökelen nem dereleri, akifeleri* ve yeraltı sulannı besler. Belirli bir ekosistemin su varlığı bölgenin iklim, fizyografi, bitki örtüsü ve jeolojik özelliklerine bağlıdır. Bu seviyelerin her birinde kapitalizm doğayı sömürün Doğanın suyu alma, soğurma ve depolama kapasitesini ortadan kaldırır. Madencilik ormanları yok ettiğinden ve yeraltının jeolojik yapısına zarar verdiğinden havzaların su tutma özelliğini yok etmektedir. Madenlerin açığa çıkardığı zehirli atıklar, ayrıca, suyu kullanamaz hale getirmek tedir.
Ülkemizde özellikle siyanürlü altın arama ve çıkarma faaliyetleri ile gündeme gelen madenlerin doğayı yok etmesine tüm tepkilere rağmen devletçe her türlü destek veriliyor. Bergama Ovacık'la birlikte'gündeme gelen altın madenleri ülkenin her tarafına yayılmış durum da. Kaz Dağı'ndan Efemçukuru'na, Uşak Kışla-dağı'ndan Munzurlara kadar geniş bir alanda al¬tın arama çalışmaları sürüyor. Siyanürün doğa ve insan sağlığı için nasıl bir tehlike oluşturduğu bilinmesine rağmen emperyalistlerin çıkarları için daha fazla kâr elde etmeleri için her türlü yalanı söyleyerek efendilerine hizmet etmekte kusur etmiyorlar.
Gerekli önlemlerin alınması uygun yöntem lerin kullanılması ile maden çıkarma faaliyetle rinin doğaya vereceği zararın en alt seviyeye indirilmesi mümkün. Mevcut bilgi, birikim ve teknoloji ile bu yapılabilir. Ama bunlar kapita listlerin maliyetlerini artırdığı için göz ardı edilmekte doğa ve maden yaşamı tehlikeye atılmaktadır.
KAPİTALİZM VE SU
Kapitalizm doğada her şeyi metalaştırır. Su da bu durumdan en fazla etkilenen kaynakların başında gelmektedir. Kapitalistler "su hayattır" sloganı ile suyumuzu yani hayatımızı gasp ediyorlar. Su dünyadaki tüm canlıların yaşamında olmazsa olmaz bir kaynaktır. Bu nedenle insan lık tarihi boyunca, tüm medeniyetler yerleşim alanlarını (köylerini, kasabalarını, şehirlerini) hep su kaynaklarının yakınlarına kurmuşlardır.
Susuz bir yaşamın mümkün olmaması onun öneminin anlaşılması için yeterlidir.
Dünyamıza şöyle bir baktığımızda sularla çevrili karaları görürüz. "Dünyamızın % 67'si-nin sulardan oluşuyor olması bizleri yanıltma mak. Çünkü bu büyük su kütlesinin % 97'sini denizler, okyanuslar ve yeraltındaki toplu sular oluşturuyor. Geriye kalan % 3 oranındaki tatlı su kaynaklarının % 77'si kutuplardaki buzullar da, yüksek dağ zirvelerindeki kalıcı nitelikteki buz kitleleridir. Kalan % 23'lük bölümün çok büyük bir oranı ise ulaşılması ve elde edilmesi son derece zor ve ekonomik maliyeti aşırı derecede yüksek olan derin yer altı sulandır. So nuçta yaşamın sürdürülebilirliği açısından kullanabildiğimiz göl-bataklıklar toplam tadı su miktarının binde 35'ini, akarsular ise sadece binde l'ini oluşturmaktadır."(13)
Doğa içinde su döngüsünün olmaması halinde çok kısa sürede tükenmesi olası bu kaynaklar sürekli olarak yenilenip tazelendikleri için azalmaya dayalı etkilerini kısa sürede göstermezler. Ama kapitalizm hem mevcut su havzalarını kirlettiği hem de ormanları yok ederek, küresel İsınmaya yol açarak suyun doğa içindeki doğal döngüsünü uzun zamandır tahrip ettiği için sağlıklı temiz sulara ulaşabilmek artık çok zorlaşmıştır. Kullanılabilir su kaynaklarının azalması bu kaynaklara sahip olabilme mücadelesini de şiddetlendirmiştir. I995*te Dünya Bankası Başkan Yardımcısı olan İsmail Serageldin "Eğer bu yüzyılın savaşları petrol için veriliyorsa, gelecek yüzyılın savaşla rı su için verilecektir" açıklaması ile suyun öne mini ve çatışmaların geleceği boyutu ortaya koymuş oluyordu.
Doğayı ve insanı sömürmek, egemenliği altına almak isteyen kapitalizm için suyun deneti mi, önemlidir; vazgeçilmezdir. ABD'nin ve di ğer emperyalistlerin, doğaya yaklaşımını, ABD'li su bilimci John VVRfcsose'den dinleyelim; "İnsa nın kaderi tüm dünyaya hükmetmektir ve dün yanın kaderi insana tabi olmaktır. Eğer dünya nın büyük kısımları insanın yüce kontrolü dışın da kalırsa, dünyanın tümüyle fethi ve insanlığın gerçek anlamda tatmini mümkün değildir. An cak dünyanın tüm kurumları mevcut en iyi bilgiye göre geliştirildiği ve insan kontrolüne alındığı takdirde doğaya hükmettiği söylenebi lir. "(,4). ABD Başkanı Thedore Röosvelt'in su programlan hakkındaki baş danışmam W. J. McGee suyun kontrolünün "insanlığın doğanın efendisi olma yolunda atılması gereken son attan"*'5) olduğunu belirterek john VVidtso-se'nin belirttiği dünyaya hükmetmenin yolunun, su kaynaktanmn ele geçirilmesinden geçtiğini belirtmiştir. Birçok kez belirttiğimiz gibi kapitalizm doğa üzerindeki sömürüsünü gizlemek için yaptığı tüm talan ve yağmayı insanlık için yaptığı demagojisi ile gizlemeye çalışmaktadır.
Kapitalizm bu amacına ulaşmak için nehir ler üzerine dev barajlar kurmuş, sulama kanal ları inşa etmiştir. Böylece nehirler üzerindeki hâkimiyetini ve sömürüsünü artırmıştır. Suyun denetiminin kapitalizm tarafından ele geçiril mesi aynı zamanda insanlığı denetim atana alın masını da kolaylaştırmıştır. Yasamak için suya ihtiyaç duyan herkes kapitalizmin denetimine girmiş oluyordu. Bu amaçla dünyada 1970-1975 yıllan arasında yaklaşık 5000 büyük baraj yapılmıştır. Yine dünya çapında 45.000 büyük baraj için 2 trilyon dolar yatırım yapılmıştır. Ba rajların yapımı bu bölgelerde yaşayan yüzbin-lerce insanı toprağından koparmıştır. Orman lar, ekilebilir verimli tarım alanları sular altında kalmıştır. Yani barajlar yapıldıkları bölge lerin doğal dengelerini olumsuz yönde etkilemiştir. Barajların* kuruldukları bölgeler de iklim değişikliklerine yol açtıktan daha ılı man bir iklim oluşturdukları da bilinmektedir. Barajların ömürlerinin çok kısa olduğu, 50 yıl dan biraz fazla faaliyette kalabildikleri de diğer bir gerçektir. Tüm bu olumsuz etkilerine rağ men ihtiyaçtan çok daha fazla ve kapasitede ba rajların yapılmasındaki amaç kapitalizmin doğa ve insanı daha fazla denetim akına almak istemesidir. '
Bu tür barajların yapımının diğer bir önemli nedeni de şudur. Birçok nehir ve akarsu bir çok ülkenin topraklarından geçerek denizlere, okyanuslara dökülmektedir. Nehirlerin kaynağına sahip olan ülkeler diğer ülkeler üzerinde bazı çıkarları noktasında baskı oluşturmak için büyük barajlar inşa ediyorlar. Böylece' diğer ülkelere verilecek su miktarını belirlemede barajları bir vana gibi kullanıyorlar. Ülkemizde Dicle ve Fırat nehirleri bu konumdadır.
TC devleti bu nehirler üzerine kurduğu barajlarla Suriye'ye, Irak'a verilecek suyu denetimi altında tutmaktadır. GAP, bölgede yaşayan Kürt ulusunu su yoluyla denetim altında tutma hedefi yanında böyle bir önemli amaçla hayata geçirilmektedir. Yine İsrail'in işgal ettiği Batı Şeria ve Golan Tepeleri'nden çekilmemesinin önemli bir nedeni de bu bölgelerin sahip olduğu zengin su yataktandır.
Dünyadaki kullanılabilir su kaynaklari fabrikalar ve evsel atıklarla hızla kirletiliyor. Küresel iklim değişikliği nedeniyle yaşanan kuraklıklarla mevcut su kaynakları her geçen gün azalı yor. Bu duruma paralel emperyalistlerin su kaynaklarını ele geçirme mücadelesi de kızışı yor. Emperyalizmin dünyadaki çıkarlarını koru mak ve güçlendirmek için kurulan emperyalist kurumların başında gelen Dünya Bankası su kıtlığı ve sularin kirlenmesinde büyük bir rol oynamakla kalmamakta, şimdi de su kıtlığını emperyalist su şirketleri için büyük bir pazar haline getirmektedir. Dünya Bankası su pazarı nın büyüklüğünü I trilyon dolar olarak tahmin etmektedir. Fortune dergisi de, su işini yatı rımcılar için en kârlı endüstri alanı olarak belir leyerek kapitalistleri bu pastadan en büyük payi almaları için hızlı davranmaya teşvik etmektedir.
Dünya Bankası suyun özelleştirilmesini ya pısal uyum programları ile desteklerken, Dün ya Ticaret Örgütü su özelleştirmesini GATS (Ticaret ve Gümrükler Üzerine Genel Anlaş masının içerdiği serbest ticaret kurallarıyla kurumsallaştırmaktadır.
Artan su kıtlığı emperyalistler için suyu bü yük bir sektör haline getirmiştir. ABD su temi ni ve arıtma pazarında 90 milyar dolar ile dün ya birincisidir. 1970'lerde 1.2 milyon metre küp olan plastik şişelerde satılan su miktarı I998'de 23 milyon metreküpü aşmıştır. 2003 yılında şişe suyu, meşrubat endüstrisinin % 14'ünü oluşturuyordu. Ülkemizde de 15-20 yıl öncesine kadar büyiikşehirter dahil musluklar dan akan sular içilebiliyorken 1990'ların başın dan itibaren önce büyükşehirlerde sonra daha da yaygmhşarak suların kirlenmesinden dolayı musluklardan akan sular insan sağlığını tehdit ettiği için iplemiyor. Birçok ilde insanlar içme suyu ihtiyaç» para vererek: satın aldığı dama cana suhnyb karşılamak zorunda bırakıldı. Ve bu sayede su şirketleri milyonlarca dolar kâr elde etti/ediyor.
Endüstriye! tarım da gıda üretiminde toprağin su tutma kapasitesini azaltan ve su talebi ni artiran bir özelliğe sahiptir. Küresel ısınmaya çözüm olarak sunulan bio-yakit üretimi or manlara zarar verdiği kadar su kaynaklarının aşın kullanımına da yol açıyor. Bir litre bio-yakıt üretimi için 9 bin litre su kullanılmaktadır. Bu gerçeklikten anlaşılacağı üzere bio-yakıt üretimi doğaya saygılı ve zararsız değildir.
Kapitalizmin doğayı ve insanı hızla yok eden sömürüsü nedeniyle dünyada her gün 24 bin kişi ölüyor. Afrika kıtasında her 5 çocuktan ' biri 5 yaşına gelmeden ölüyor. Ağustos ayında Stockholm'de yapılan Dünya Su Haftası et kinliklerinde susuzluktan ölen insanların sayısı nın savaşlarda ölenlerden çok olduğu açıklan dı. BM verilerine göre, içme, temizlik, yemek pişirmek ve sağlığını korumak için bir kişinin günlük su ihtiyacının 50 litre civarında olduğu belirtiliyor. Kapitalist ülkelerde kişi başına su satış fiyatı bunun iki katını aşarken, Doğu Av rasya, Hindistan, Afrika ve Latin Amerika gibi ülkelerde ise bu rakam 10 litrenin altına düşü yor. Dünyada 800 milyon çocuk yeterli besle nemiyor. 40 milyon çocuk temiz su içemiyor. Tüm bu yaşananlar kapitalizmin doğaya ve in sana nasıl yaklaştığını açıkça ortaya koyuyor.
Emperyalistler, 1990'laria beraber emek çilere karşı giriştikleri kapsamlı saldırı sonucu yan-sömürge ülkeleri yiyecek ve gıda alanında da büyük oranda kendilerine bağımlı kıldılar. Aynı şeyi su için yapmaya çalışan emperyalist ler bu konuda epey yol almış durumdalar. Böylece yan-sömürge ülkelerin emperyalizme olan bağımlılığı en üst boyuta çıkarılmış olacaktır.
PARTIZAN 68.SAYI sayfa 86-103
Kaynaklar
1) Teori ve Politika, Say» 31, "Politik Ekoloji ve Marksizm'in Geleceği" Alain Lipiets, Sayfa 135
2) A. Lipiets, Age, Sayfa 139
3) Marks'tan Aktaran, Teori ve Politika, Sayı 131, Sayfa 142
4) Sayfa 161
5) Sayfa 161
6) Teori ye Politika, A. Lipiets, Sayı 31, Sayfa 138
7) Marks'tan Aktaran, Teori ve Politika, Sayı 31, Sayfa 160
Mark, Kapital Cilt I, Sayfa 525
9| Malthus'tan Aktaran J. B. Foster, Marks'm Ekolojisi, Sayfa 139
10) Sayfa 219
11) Engels, OutlinesOf A Critque Of Po--litic Economy'den Aktaran, J. B, Foster, Age, Sayfa 159
12) TMMOB Makine Mühendisleri Oda Raporu, "Yenilenebilir Enerji Kaynaklan", Ya yın No: MMO/2208-475
- 13) S. Ozbudun-C. San-t. Demirer, Kıya-mate Çeyrek Kala "Ekoloji Yazıları", Sayfa 29-30, Ütopya Yayınları
14) Vandana Shiva, Su Savaşları, Sayfa 71, Aram Yayınları
15) Age, Sayfa 71
Akifeler. Suyun çok uzak mesafelere gitmesini sağlayan, yer oto sularını pınarlara ve kuyulara ileten gözenekli toprak