kürt sorununda ideoloji ve politika iliskisi,tasfiyecilik ve öcalan elestirisi
pirsultan | Ara 11, 2009 | Yorumlar 0
![13963[1] 13963[1]](http://www.kaypakkaya-partizan.org/wp-content/uploads/2009/12/139631.jpg)
| Cem Hakki BAKIS
Kürt ulusunun demokratik haklarına karşı şovenist dalga ve faşist saldırılar artarak devam ediyor. Devlet, kırıntı ve sopa politikası doğrultusunda PKK’ı en geri noktaya çekmek ve bu çerçevede DTP’i hizaya getirmek istiyor. Öcalan’ın dar bir hücreye mahkûm edilerek adeta oksijensiz bırakılması, İzmir’de Kürt halkına yönelik faşist saldırılar ve Başbakan’ın bu saldırıları doğru bulması, aslında “açılım”dan anlaşılan şeyin bütünlüklü bir tasfiye projesi olduğunu bir kez daha hiçbir tartışma ya yer bırakmayacak şekilde kanıtlıyor. Bu minvalde, Öcalan’ın son açıklamaları içinde bir doğru ve bir yanlışı barındırıyor. Öcalan: “AKP, samimi değil. Bu barış grubunun gelmesiyle AKP’nin ne yapmaya çalıştığı açıkça ortaya çıkmıştır. Zaten benim grup çağırmamdaki amaç da buydu. Bunlar sözde burada beni kullanarak bu meseleyi kendilerince halledeceklerini hesaplıyorlar. Beni bu amaçla kullanamazlar. Açılım hikâye, asıl amaçları PKK’nın tasfiyesidir.” diyor. Bu tespiti artık görmeyen devrimci politikacı yoktur. Keza, AKP dahi açılımdan anladığını, PKK’nın tasfiyesi olduğunu açık açık söylemekten çekinmiyor. Dolaysı ile bu çerçevede yaşanan tartışmada, tekerleği yeniden keşfetme girişimi anlamsız bir zaman kaybı olacaktır. Tartışmayı bu eksenden çıkararak esas rayına oturtmamız gerekiyor. Devrimci hareketin bir kısmı Kürt ulusal sorununa bakış açısında eksen kayması yaşamaktadır. Kandil’den inişleri “düzene iniş” diyen anlayış olağan üstü mekanik ve politikanın soyut olarak kalıba dökülmesi ile eş değerdir. Kandil’den “barış grubu” olarak bilinen grubun inmesini düzene iniş olarak değerlendiren anlayışın sorunu ele alışını tahlil etmek zorundayız. Düzene inişi yalnızca Kandil’de ki birkaç gerillanın gelişine endeksleyen, bir soruna bütünlüklü bakmaktan ve Kürt ulusal hareketin sınıfsal niteliğini anlamaktan uzaktır. Bir tespit de bulunmak sorunun biz ati özünün anlaşıldığı anlamına gelmez. O halde, Sorunun özü nedir? Politikada Felsefi Derinlik ve Tasfiyeciliğin Çözümlemesi Kürt ulusal sorunun çözümünü devrime havale eden anlayış, Ulusal sorunun bir Pazar sorunu ve dolaysı ile çözümünün de demokratik çerçeve ya da demokrasi ekseninde olduğunu kavramaktan uzak duruyor demektir. Kapitalizmin şafağında oluşma sürecine giren uluslar, içinde burjuvazi ve sömürülen sınıfları barındıran geniş bir yelpazeyi içine alması ile karakteristiktir. Ulusal çelişkiler proletarya ile burjuvazi arasında ki çelişme gibi antagonist bir çelişme değil, uzlaşabilir ve burjuva sınırlar içinde çözümlenebilir çelişkilerdir. Bunun çerçevesi ve sınırları elbette ki esas olarak sorun öznesi olan ezilen ulusun talepleri ile belirlenir. Türkiye Kuzey Kürdistan toprakları, bu topraklarda vuku bulan çelişkiler, bu çelişkilere yön vermek isteyen ulusal ve uluslar arası aktörler ve bu aktörlerin stratejik ve taktik rolleri o kadar çok derinlemesine tahlile muhtaç ki; ancak bu derinlikli tahlil üzerine bir sentez gerçekleştirilebileceğini söylemek zorundayız. Aksi halde basit argümanlar ışığında güncel politikaları doldurmak günü kurtarmaya bile kâfi gelmez. O halde bütünlüklü düşünmek, derinlemesine ve genişlemesine tahliller yapmak, farklı çelişkileri doğru bir şekilde ilişkilendirmek bizim diyalektik düşünüş tarzımızın gereği olmalıdır. Türkiye Kuzey Kürdistan coğrafyası Trova savaşını andırıyor. Tanrılar bir birleri ile savaşıyor, insanoğlu bu savaşın içinde; sisli bir havada entrika ve komplolar bir birini izliyor. Bu kadar karışık bir alanda düz politika yapma anlayışı geliştirenler; Kürt ulusunun demokratik görevleri ile Türkiye proletaryası ve ezilenlerinin sınıf çıkarlarını birleştirmekten, halkların kardeşliği temelinde devrim ve sosyalizm mücadelesine dair projeler geliştirmekten ve dolaysı ile ezen ulus ile ezilen ulus arasında ki esas çelişki de “şovenizm” e karşı aktif bir duruş sergilemekten uzak durmamaları kaçınılmazdır. Devrimci parti ve örgütlerin Kürt sorunun demokratik muhtevası ya da demokratik çözümüne dair görüş farklılıkları her geçen gün derinleşiyor. Bazı devrimci parti ve örgütler iki şeyi bir birine karıştırmaktadır. Kürt ulusal sorunun demokratik muhtevası ile PKK’nın ideolojik eleştirisi. Bu noktada daha önce de belirttiğimiz gibi, ulusal sorunda vuku bulan çelişki demokratik ve uzlaşabilir bir çelişkidir. Bazı devrimci kurumlar ve partiler sorunun bu boyutunu, adeta proletarya burjuvazi arasında ki uzlaşmaz çelişki ile iç içe geçirecek şekilde ele alıyorlar. Dolaysı ile sorun, proletarya burjuvazi çelişkisinin farklı bir nüansı gibi irdeleniyor. Bu açıdan Kürt Ulusal Sorununun demokratik muhtevasının desteklenmesi, örgütlenmesi boyutu es geçiliyor. Durum böyle olunca ideolojik eleştiri de dar bir alana sıkıştırılarak ve esas olarak da yanlış bir zeminde yürütülüyor. Bu kadar kapsamlı bir sorun ve dahi yaşanan gelişmeler, ABD’nin bir projesi olarak tartışmanın baş gündemine oturtuluyor. Daha önce de belirtmiştik, barış sorununun önünde ya da arkasında AB-D’nin olup olmamasının çok da önemi yok. Hala anlamayan ve anlamamakta da direnen bu anlayışlar, ulusal hareketin burjuva niteliği ile komünist hareketin proleter niteliğini karıştırarak, dogmatik ideoloji ile “çözüm” önerileri sunmaya devam ediyorlar. PKK’nin ideolojik eleştiri kısmına ise daha sonra değineceğiz. Şimdi “Barış Grubu” meselesine gelelim. Bu noktada, PKK çok akıllıca politika yaparak adeta gündemi belirlemiştir. Yüz binlerce Kürt kitlesinin desteğini arkasına alarak gerekli mesajları verdi. Kitlenin gücü karşısında egemenlerin her renkten klikleri adeta şaşırdılar. Politika, kitle, taktik ilişkisinin doğru kavranması ve akıllıca yaşama geçirmesi gerekir. Politikanın yaşama geçirilmesi somut gerçek üzerine gerçekleşir. Kürt ulusal hareketinin girdiği stratejik rota, somut bir olgu mudur? Evet! Bu stratejik olguya karşı devrimci hareketin ne gibi bir planlaması ve geliştirdiği politika var? Ya da böyle bir planlama ve politika var mı? Hayır! Devrimci hareket PKK’nın içine girmiş olduğu sistem içi yönelimi yeni mi keşfediyor? Bu sürece esas olarak 1992’de girildi. Abdullah Öcalan tarafından Bill Clinton’a yazılan mektupları bilinmektedir. Süreç daha sonra onlarca ateşkesin devreye girmesi ile bugüne gelmiştir. Barış grupları 1999 tarihinde de ülkeye giriş yapmıştı. Öcalan’ın savunma ve Avukat görüşlerinin içeriği de bilinmektedir. Tüm bu gerçekler bilinmesine rağmen adeta yeni keşfedilmiş gibi refleks gösterilmesi aslında devrimci hareketin kendi tıkanıklığı ve açmazlığının dışa vurumudur. Devrimci hareket, Türkiye ve Kürt ulusal sorununa dair politika üretmekten uzaktır. Kendi tıkanıklığını ulusal hareketin açığı üzerinden kapatmaya çalışması doğru değildir. Kandil grubunun gelişini de teslim oldular, bu geliş düzene geliştir, gibi basit argümanlarla açıklamaya çalışmak, oldukça sığ ve düz mantıkçı bir yaklaşımdır. Kandilden inişte kimse, biz teslim oluyoruz, demedi. Kendi taleplerini kamuoyuna sunmuşlardır. Büyük bir kitle tarafından bu gruplar sahiplenilmiştir. Akabinde de, bilindiği üzere büyük şovenist saldırı dalgası başladı. Kırıntılarla ve basit bir ilizyon manevrası ile milyonlarca Kürdü ve bu süreci yakından takip eden demokratik kamuoyunu aldatacağını düşünen devlet suç üzerinde yakalanınca, bu seferde Kürtlerin üzerine faşist çeteleri sürmeyi denedi. PKK, bu sürecin kendisini ve Öcalan’ı hedef aldığını fark eder etmez, Türkiye ve Kuzey Kürdistan topraklarında genel bir direniş sürecine girdi. Her yer ateş topuna döndü. Tam da bu süreçte DTP’nin kapatılması için düğmeye basıldı. Türk devleti Başbakanı ABD’de iken ve DTP’nin kapatılması için Anayasa Mahkemesi’nde görüşmelere başlanmadan bir gün önce akşamüzeri ABD Ankara Büyük Elçisi müsteşarı, DTP merkez binasına gelerek (“DTP’nin ABD’de temsilcilik açması karar”ını bildiren) elinde ki zarfı Ahmet Türk’e verdi. Bu geç vakitte, bu zarfın alelacele DTP’ine verilmesi, Anayasa Mahkemesine bir mesaj niteliğinde idi. Bu mesaj hiç şüphesiz ki, ABD hükümetinin DTP’ni yasal bir muhatap olarak kabul ettiği anlamına geliyordu. Bir gün sonra, Tayyip Erdoğan’ın ABD Başkanı B. Obama ile görüşmesinde, B. Obama’nın ““Askeri yakın koordinasyonu konuştuk. PKK ile mücadele konusunda. Göreve geldiğimden bu yana da dillendiriyorum, PKK’nın terör örgütü olduğu gerçeğini… PKK tehdidini daha önce de dile getirmiştik, Irak’taki kaygı var. NATO müttefiki olarak bölgelerimizin savunması konusunda birbirimize destek vermek, bunun dışında iki müttefik ülke olarak terörizme karşı ortak hareket etmede fikir birliği içindeyiz. PKK konusunda bence Sayın Başbakanın attığı adımlar özellikle Kürt toplumuna karşı kucak açılması çok önemli. Çünkü sadece askeri olarak çözüm bulunamaz sosyal ve siyasi noktaları vardır. Irak konusunda da Kürt nüfusun hakikaten temsil edilmesi gerekiyor merkezi hükümette. Bu şekilde uzun vadeli sorunlara çözüm bulunabilir, Kerkük gibi mesela. Çözümün, çatışmaların daha çok siyasi anlamda bulunduğu bir ortam lazım. Biz böyle bir süreci teşvik ediyoruz.” ( Enis BERBEROĞLU- WASINTON- Hürriyet Gazetesi)
Kürtlere “Terörden politik alana doğru kayması gerektiği” yönlü açıklaması söz konusu desteği güçlendirir nitelikte idi. Bu açıklama dahi, ABD’nin Kürt sorunu karşısında ki yerini göstermeye yeterlidir. Bu minvalde egemen sınıflar arasında ki süren kapışma, anti-ABD kamplaşmasında kristalize olan bir kapışma değildir. İttihatçı ırkçı katliamcı gelenek (esas olarak koyu Kemalist klik) ile süreci küçük kırıntılarla “çözme” yolunu, yani tasfiyeyi seçen klik arasında ki çekişmede Amerikan emperyalizmi açıktan AKP’ye açık çek veriyor. Bu süreç, ABD’nin Ortadoğu politikalarına uyum sağlamak durumunda ya da Amerikan emperyalizminin yeni Ortadoğu politikalarına uygun bir sürecin yaratılması gerekiyordu. İttihat ve Terakkicilerin çizgisinin devamcıları, bugüne kadar ki politikalarında görüldüğü gibi Ermenilere ve Kürtlere yapılan katliam ve yok etme projeleri ve politikalarının bu gün de uygulanmasını hararetle istiyor. Öte yandan AKP’nin küçük kırıntıları dahi büyük bir nimetmiş gibi sunması, tasfiye sürecinin özünü gösterir niteliktedir. Küçük bir kırıntıya dahi tahammül gösteremeyen bu iki kliğin ortaklaştıkları en önemli nokta Öcalan’ın bu savaşın belki de son anına kadar bir koz ve şantaj öznesi gibi kullanılacağı gerçekliğidir. Kürt Ulusal Hareketi bu noktada kafası net olmalıdır. Dünya da tüm devrimci ve ulusal hareketlerin önderleri bir şantaj öznesi olarak görülmüş ve politikalar genel anlamda buna göre endekslenmiştir. İsrail’de HAMAS lideri Şeyh Ahmet Yasin18 Mayıs 1989’da tutuklandı ve yıllarca zincirli bir şekilde hücrede tutuldu. 30 Eylül 1997 Salı akşamı ise serbest bırakıldı. Fakat Şeyh Ahmet Yasin 22 Mart 2004 yılında ise İsrail Siyonizm’i tarafından bir hava saldırısı ile katledildi. Elbette ki ne Türkiye İsrail ve ne de Abdullah Öcalan Şeyh Ahmet’tir. İsrail dahi bir askeri için yüzlerce Filistinli tutsağı serbest bırakabiliyor. Keza, Türk devletinin niteliği, kendi halkına verdiği değerin ne anlama geldiğinin de anlaşılması ve ha keza, devletin yapısının bütünlüklü, tarihsel ve doğru irdelenmesi gerekmiyor mu? Şeyh Ahmet Yasin’in 3 Ocak 1990 tarihinde çıkarıldığı mahkemede ki tutumuna baktığımızda net bir duruşu söz konusudur. “Bu mahkeme kanuni olarak beni yargılama hak ve yetkisine sahip değildir. Çünkü bu mahkeme işgalciler tarafından kurulmuştur. Dolayısıyla tamamen gayri meşru ve kanundışıdır.” Öcalan ise daha çok uzlaşıcı çizgiye yatkındır. Bu anlamda, PKK, hem faşist devletlerin devrimci ve ulusal hareketin önderlerine yönelik tutumunu doğru bir şekilde analiz etmeli ve bu önderlerinde duruşunun getiri ve götürülerinin neler olabileceğini hesaplamak durumundadır. Hiç şüphesiz ki “demokratik açılım” denilen tasfiyeci süreçte Kürt Ulusal Hareketi ile pazarlıklar kimi zaman tıkanma noktasına, kimi zaman inişe, kimi zaman çıkışa ve kimi zaman da iplerin kopma noktasına gebe olacaktır. Nihai hedefi uzlaşma ve Kürt Ulusal Sorununun sistem içinde ve demokratik hakların anayasal güvence altına alınması ile çözme çizgisinde olan PKK ile hedefi PKK’i minimalize etmek, demokratik talepleri en aşağı çekmek, ulusal hareket içinde ki devrimci dinamikleri sisteme entegre etmek ve Kürt ulusunun direnişçi güçlerini teslim almak olan faşist devlet arasında ki bu karmaşık süreç ne bugünden yarına tamamlanır ve ne de düz bir çizgide seyir izler. Devrimciler, Kürt ulusunun tüm demokratik taleplerinin yanında olmak ile egemenlerin tasfiyeci yönelimi arasında ki ilişkiyi bir birine karıştırmadan doğru bir rotada ilerlemeli ve özellikle esas tehlike olan şovenizme karşı yaratıcı politikalar geliştirmelidir. Türk şovenimi ile Kürt milliyetçiliği arasında ayrım çizgisinde bulanıklığa neden olacak hatalara düşmemek gerekiyor. Egemen Türk ulus şövenizmine karşı Kürt milliyetçiliğini aynı kefeye koymak tamiratı zor hatalara neden olabilir. Kürt milliyetçiliğine karşı ılımlı ve anlayışlı bir duruş sergilememizin onlarca nedeni var. Fakat Türk şovenizminin eksen alanına kaymak için tek bir gerekçe gösterilemez. Esas tehlike şovenizm olmakla birlikte KUH’ne karşı ideolojik mücadeleyi bilimsel bir zeminde sürdürmek ile ancak doğru bir tutum takınabiliriz.. Politika ve İdeoloji İlişkisinde Derinleşmek Ve Öcalan Eleştirisi Üzerine Politika daha çok elle tutulur bir olgu iken ideoloji daha soyut bir kavramdır. PKK’nın içine girmiş olduğu ideolojik ve politik çizgi bir birinden bağımsız değil bir birini besleyen özelliğe sahiptir. PKK, Kürt ulusal sorununu Kürt ulusunun kültürel hak ve taleplerini anayasal güvence altına alınması şekline indirgemiş ve çözümü de bu indirgeme üzereni bina etmeye çalışıyorsa, devrimciler PKK’nin daha geriye düşmesini engellemek için yaratıcı politikalar geliştirmek ve Kürt ulusunun demokratik taleplerinin savunuculuğunu yapmak durumundadırlar. Kürt ulusunun demokratik haklarının savunuculuğu ile PKK’nın daha gerilere düşmemesinin dengesini tutturmak için politikada yaratıcı, ideolojik eksende eleştirel ve yapıcı olmak, bu iki durum bir birlerinin ne tam aynısı ve ne de karşıtı olduğunun göstergesidir. PKK’nın ideolojik rotasına vurmak aynı zamanda Kürt emekçilerine yönelik de tarihsel bir görevdir. Özellikle Öcalan’ın içene girmiş olduğu ideolojik yönelime karşı ciddi şekilde eleştirel bir tavır almak gerekmektedir. Bu eksen, devrimci rotadan reformist rotaya geçişin tanımlaması olarak okunmalıdır. Bu eksende yaşanan fay hattında ki kırılmalar ulusal hareket ile Marksistler arasında ki ideolojik çelişkiyi derinleştirmekte ve açıyı fevkalade genişletmektedir. Öcalan, savunmasında silahlı kalkışmalar dönemi bitmiştir diyerek dünya ölçeğinde bir realiteyi mi tespit ediyordu yoksa içinde bulunduğu durumu bu manevra ile kotarmaya çalışıyor ve emperyalistlere bu minvalde nasıl bir mesaj vermek istiyordu? Öcalan, Kemalizm üzerine vermiş olduğu mesajlar nasıl okunmalıdır? Mustafa Kemal Kürt sorununu çözmek istedi de İngilizlerin kuşatması ile mi gerçekten karşı karşıya kaldı yoksa Mustafa Kemal çözümsüzlüğün ve Türk faşist sisteminin baş mimarı mıdır? Mustafa Kemal iyi adamdı, hoş adamdı, yakışıklı ve boylu poslu bir adamdı, ama İngiliz kuşatması ile yalnız kalınca tüm bu özellikleri bir işe yaramamış mı? Tarihsel gerçekler gerçektende Öcalan’ın sunduğu şekilde midir? Mustafa Kemal, TKP genel sekreteri Mustafa Suphi ve 15 TKP MK üyesini katletmiştir. Mustafa Kemal, Çerkez Ethem hareketini tasfiye etmiştir. Mustafa Kemal, Kürt ulusuna özerklik (muhtariyet) sözü vermesine rağmen Kürt ulusunun Kendi Kaderini Tayin hakkını fütursuzca gasp etmiş ve Koçgiri’den Dersim Katliamına kadar birçok katliamın altına imza atmıştır. Koçgiri katliamı Kürt ulusuna yönelik politikanın en ikiyüzlü örneklerindendir. Koçgiri katliamının emri bizzat Mustafa Kemal tarafından verilmiştir. Koçgiri katliamı Dersim katliamının da provasıydı. Dersim Katliamında Mustafa Kemal üvey Kızını bizzat kendisi uçağa bindirerek yolcu ediyor. Bunun çeşitli kanıtları ve fotoğrafarı hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak şekilde kanıtlanmıştır. Mustafa Kemal ölmeden 9 gün önce TBMM okunmak üzere gönderdiği mektupta Dersim Katliamının başarı ile sonuçlandığını ve artık bu defterin kapandığını müjdeliyor. Mustafa Kemal, kendi emri ile 1935 yılında Türkiye de ki ilk kadın örgütlenmesini yasaklamıştır. Güneş dil teorisi, bir Türk dünyaya bedeldir, gençliğe hitabede ki ırkçı yaklaşımları ile tek ırk, tek ulus, tek dil yaratma projelerinin mimarıdır. Bu proje, İttihat ve Terakki’nin ırkçı kanadının temel taşını oluşturmaktadır. Ki bu projenin benzer sürümü daha sonra Hitler faşizmi tarafından yaşama geçirilerek komünistler, Yahudiler ve Alman Çingeneleri katlediliyor. İttihat Terakki çizgisinin devamcısı ve uygulayıcısı olan Mustafa Kemal daha sonra Hitler’e de ilham olmaktadır. Ki Öcalan yakalanmadan önce de Hitler ve Mustafa Kemal arasında ki benzetmeyi sık sık yapmaktaydı. İnsanlık karşısında suç dosyası bu kadar kabarık olan bir faşist şahsiyeti Öcalan, ne oldu da birden bire aklayıp paklamaya çalışıyor? Kime ne mesaj veriliyor? Her şeyden önce bu, Mustafa Kemal’in Öcalan tarafından aklanıp paklanması politikası Kürt ulusuna verilen bir mesajdır. Kürt ulusunun bilinç dünyasında doğru gerçekleştiren büyük bir bombardımandır. Mustafa Kemal Mezardan kalksa kendisini bu biçimde aklayamaz. Bir düşman, insanlığa karşı işlemiş olduğu suçları ancak düşmanının kendisi hakkında pozitif propagandası ile aklayabilir. Bir dönem İsrail, Arafat aracılığı ile bunu yaptı. Bugün de Öcalan aracılığı ile Kemalizm aklanmaya ve bu yolla Kürt ulusunun bilinç dünyasında bulanıklaştırılmaya çalışılıyor. Hiç kimse, bunun günlük bir politika ve taktik olduğunu söyleme yüzsüzlüğünü göstermesin. Bu basit bir pragma değil, bu düşmanın açığına terzi olma durumudur. Burada milyonarca Kürt, Öcalan ne diyecek diye bakıyorsa, hiç kimsenin Kürt halkının bilincini böylesine bombardıman etmeye hakkı yoktur. Hele hele bu denli ipi çoktan pazara çıkmış faşist ideoloji ve onun mimarı için böyle bir çaba fevkalade tehlikelidir. “Ben savunmalarımda devletin çözüm olmadığını tarihsel toplumsal temelde anlattım, açımladım. K. Marks, Lenin, Mao bunlar da devleti iyi tahlil edememişlerdir. İngiltere K. Marks’a kucak açıyordu, onlar tarafından besleniyordu, Almanya’ya karşı kullanma amacındaydı. K.Marks İngiliz ajanıdır demiyorum, ama objektif olarak İngiliz politikalarına hizmet etmiştir. Alman sosyalistleri, komünistleri Marks’ı bu yüzden sevmezlerdi. O nedenle komünizm yerine Almanya’da milliyetçilik gelişmiştir. Hitler faşizmi deniliyor ama kapitalist modernite faşizmin ta kendisidir. Lenin, ‘sosyalist devlet’ üzerine kafa yoruyordu. Proudhon, Kropotkin ve Bakunin bunlar devleti daha iyi tahlil etmişlerdi. Hatta Kropotkin, Lenin’e karşı çıkarak ‘sen diktatörlüğü getiriyorsun, demokrasiyi yok ediyorsun’ diye karşı çıkmıştı. Lenin de ona ‘bunamış’ diyordu. Ama sonuçta Sovyetler birliği yıkıldı, Çin bugünkü krizde kapitalizmi ayakta tutan ülkedir. Dolayısıyla Kropotkin haklı çıktı. Öncesinde Sovyetler Birliği de objektif olarak kapitalizme hizmet etmiştir. Devletin sosyalisti olmaz. Sosyalist devlet de olmaz. Baskının, sömürünün, zorbalığın kaynağı devlettir. Devlet tümüyle de kötüdür demiyorum. İyi yanları da var; demokratik devlet, hukuk devleti olursa.”(Öcalan’ın Avukat görüşmesi notları) Tam da burada Üstadımız Marks’tan bir alıntı yaparak bu saçma iddiaları tam da en merkezi halkasında çürütmekte fayda var. “PARA! İnsanların yabancılaşmış yeteneği, evrensel orospu, insanların ve ulusların pezevengi, insani ve doğal nitelikleri karşıtına çevirebilen göze görünür tanrı” Öcalan, kendi durumu ile Marks’ın durumunu karıştırmıyor olmalı. Fakat biz bu noktada tartışmayacağız. Bu kadar pervasızca ve tek bir bilimsel dayanağı olmadan Marks’a yönelik saldırı ile Öcalan kime ne mesaj veriyor. İnanın ki emekçilere umut verecek tek bir mesaj yok burada, ama burjuva ideolojiye büyük bir ödün verildiği ortadadır. Marks ve ailisini İngiltere beslemiş ise nasıl oluyor da Marks ve tüm ailesi açlıkla geçen bir yaşam sürüyor? Nasıl oluyor da Marks’ın 7 çocuğundan 4 ü ya açlıktan ya da açlığın getirdiği bunalımdan kaynaklı intihardan dolayı ölüyor? Marks’ın İngilizler tarafından beslendiğini ve kullanıldığı ve İngiliz politikalarına hizmet ettiğini söylemek için bir insanın kökten anti-Marksist olması gerekiyor. Çünkü yeryüzünde aklı başında hiçbir düşünür ve politikacı böylesine (Lenin’in deyimi ile) “gerçeğin sınırlarını zorlayan” (saçmalama sanatı budur işte!) bir açıklamada bulunmaz. Marks’ın Alman sosyalistleri tarafından sevilmediğini iddia etmek, tam bir çarpıtma ve hiçbir tarihsel bilgiye sahip olmadan gerçekleştirilen uydurmadır. Almanya da faşizmin gelişmesi ile K. Marks’ın ne alakası var? Marks’a karşı bu kadar akıl dışı bir saldırı olur mu? Demek ki, oluyormuş! Öcalan, Marks, Lenin, Mao için ulus sorununu aşamamışlardır, diyor. Marks için yapılan bu eleştiri gerçekleri ters yüz etmektedir. Bunu anlamak için biraz Marks’ın hayatını okumak, biraz Komünist Parti Manifestosunu okumak kâfidir. Bütün ulusların ezilen proleterleri birleşin, derken Marks, ulus sorununa bakış açısını da net olarak ortaya koymaktadır. Öcalan aslında, Kürt Ulusunun Kendi Kaderini Tayin Hakkı’ndan vazgeçmesinin teorisini mi yapıyor? Öcalan’ın UKKTH’dan vaz geçilmesinde vuku bulan bu açığını işçi sınıfının savaş, iktidar ve sınıfsız toplum yaratma biliminin kuramcılarına saldırılmakla mı kapatılmak isteniyor? Öcalan, Marks, Lenin, Stalin, Mao devlet savunuculuğu yaparak sosyalizmin çöküşünün de nedenleri olmuşlardır, diyerek Marksizme yarı-anarşistçe saldırmaya devam ediyor. Fakat Öcalan, devletin her biçimine karşı olduğunu vurgularken, “Devlet tümüyle de kötüdür demiyorum. İyi yanları da var; demokratik devlet, hukuk devleti olursa” iyi olduğunu beyan ediyor. Öcalan’ın demokrasi söylemi soyut ve sınıfsal temelden uzak bir söylemdir. Öcalan’ın Demokratik Konfederalizm tezi sınıfsal çelişkileri çözmekten oldukça uzak durmaktadır. Demokrasi sanki sınıflar üstü bir kavram ve olgu imiş gibi piyasaya sürülüyor. Büyük toprak sahipleri, tefeciler, burjuvazi demokratik konfederalizmin ve bu demokrasinin neresindeler? Sahi, demokratik konfederalizm tezi, dört büyük parça bölünmüş olan (İran, Irak, Suriye ve Türkiye) Kürdistan’ı birleştirme projesi olan ”birleşik ve bağımsız Kürdistan” tezinden vaz geçilmesinin teorisi olmasın? Bağımısızlık iddiası ile yola çıkan Suriye, Irak ve İran Kürtlerinin ödediği bedele karşılık, Türkiye de sorun şu ya da bu şekilde çözülürse eğer, bu üç parçanın Kürtlerine bağımsızlık tezinden vaz geçilmesinin gerekçesi demokratik konfederalizm ile mi açıklanmak isteniyor? Bu anlamda, diğer üç parçanın bağımsızlık talepleri bağımsız sosyalist birleşik Kürdistan projesinden vaz geçmeye mi tabi tutulmalı? Bu vaz geçme gerekçesini sosyalizme ve onun kuramcılarına saldırarak “keşfet”, Marksizmin eskidiğini ve yanlış olduğunu ilan et, ama bunun üzerinden de üç parçada bedel veren savaşçıları ikna et! Oh, ne ala! Minareyi çal kılıfını uydur. Öcalan, komunist bilime saldırırken geriye dönüşün nedenini sosyalist devlette arayacağına, sınıfsal çelişkilerin sosyalizmde de varlığını sürdürdüğüne, bu çelişkilerin komünist parti, devlet ve toplumun çeşitli kesim ve gözeneklerine yansıdığına; meta üretiminin sosyalizmde devam ettiği realitesine kafayı yorsa daha akla yatkın olur. Ancak Öcalan, hukuk ve demokratik devlet iyidir derken, sosyalist dünya görüşüne savaş açıyor ve burjuva demokrasi ve laik devleti sosyalizme tercih ediyor. Keza öte yandan da Öcalan, bağımsız Kürdistan devlet çizgisinden vazgeçerek laik Kemalist burjuva demokrasisi şemsiyesi altına sığınmasının teorisini yapıyor. Öcalan, Kürt sorunu çözülürse Türkiye 18. Yüzyılın İngiltere’si olur, diyor. Benzer önermeyi Osman Öcalan’da yapıyor. Osman Öcalan’da Türkiye için süper devlet olur diyor. Diş işleri bakanı Ahmet Davutoğlu’nun “Stratejik Derinlik” adlı kitabinda Türkîye için “Mir Devlet” (baş devlet) olmalı tespiti ile neo-Osmanlıcılığın nasıl yeniden diriltilmeye çalıştığına ilişkin Abdullah Öcalan’ın 18. Yüzyılın İngiltere’si, Osman Öcalan’ın “Süper Devlet” istek ve teorileri nasıl da bir birlerine paralel duruyor. Nasıl da tıpa tıp bir birine benziyor. Peki, o zaman sormak gerekiyor Abdullah Öcalan’a: 18. Yüzyılın İngiltere’si nedir? Tek kelime ile sömürgeciliktir. Görüldüğü gibi Öcalan, Türk devletine sömürgecilik önermektedir. Bu önermeyi biraz daha sadeleştirerek anlaşılır hale getirirsek: Türk büyük burjuvazisi ile Kürt büyük burjuvazisinin sorunlarını çözmüş bir şekilde gerçekleştirecekleri ittifak ve projelerle ortak sömürgecilik rolünü üslenebilecekleri, Türk büyük burjuvazisinin kendi etki alanı ile Kürt burjuvazisinin kendi etki alanının ortaklaştırılacağı sonucuna varabiliriz. Bunun adı neo-Osmanlıcıktır. Davutoğlu’nun önermesi de tam da budur. Kürt ulusal sorunun çözümü tam ve eşit haklar temelinde çözümü ne Marksizme saldırı, ne Kemalizmi aklayarak biat, ne Türk devleti ile 18. Yy İngiltere sinin birlikte yaratılması projeleri ile gerçekleşebilir. Bu proje ve Öcalan’ın yeni konsepti belki büyük Türk burjuvazisi ile Kürt burjuvazisine umut verebilir, ama ezilen Türk, Kürt ve çeşitli milliyetten diğer emekçilere tek bir umut veremez. Sonuç olarak: Somut görev olarak; pompalanan ve derinleştirilen büyük Türk şovenizmine karşı ciddi anlamda devrimci tavır koymak, bu saldırı dalgasını püskürtmek için Türk emekçilerine yönelik yeni politikalar geliştirilmek zorunludur. Kürt ulusu ile de dayanışmanın en iyi yollarından biri budur, ama öte taraftan da devrimci hareketin kendi sınıfsal görevlerini yerine getirmenin de yolu Türkiye’de ezilen halk kitlelerine dönük politikalar geliştirmekten geçiyor. PKK çizgisine yönelik eleştirilerle Kürt ulusunun demokratik taleplerine yönelik devrimci görev ve sorumlulukların yerine getirilmesi ne bir birinden kopuktur ve ne de bir birinin karşısındadır. Kürt ulusunun demokratik ve haklı taleplerinin yanında olmamız gerekirken öte taraftan da, PKK ve Öcalan’ın yanlış ideolojik/politik çizgisine karşı ideolojik mücadeleyi tamamen bilimsel temelde yürütmek kaçınılmaz bir görevdir. 10 Ara. 09 |
Popularity: 2% [?]
Son 10 gelen arama sonucu:
- tkp kürt politikası (29)
- demokratik konfederalizm nedir (2)
- ocalan la kemalizm uzerine (2)
- abdullah öcalan kürt sorununa dair yazıları (1)
- tasfiyecilik (1)
- Ortadoğu Politikalarında kürtler (1)
- kürtlerin devlete eleştirileri (1)
- KÜRT TASFİYECİLİĞİ (1)
- kürt karşıtı ideoloji (1)
- ittihat ve terakki savaşçıları (1)
Diğer haberlerden seçmeler
Filed Under: Genel
About the Author:













