YÜRÜYÜŞ DERGİSİ VE PARTI CEPHE’YE YANIT -5
Bolsevik | May 31, 2010 | Yorumlar 0
Eylem Değerlendirmesi
Eylem, DHKP-C, TKP(ML) veTKİP tarafından erken başlatılmıştır. Bir bütün olarak sürecin kavranışında zaaflar taşındığı gerçek olduğu halde bu hareketler saldırının içeriği ve direnişin kapsamı bakımından dar bakış açısının en uç noktalarında bulunuyorlardı. Ve bunun sonucudur ki, bütün sorumluluğu içerideki direnişe mal ederek, uygun olmayan bir ortamda, devrimci cephenin içinden geçtiği zorlukları kavramadan harekete geçerek çatışmanın erken başlamasına neden oldular. Hücre tipi hapishanelere yönelik yürütülmeye çalışılan siyasi kampanya dışarıda henüz gelişmekteyken, özellikle halk kesimlerine yönelen saldırılarla hücre tipi saldırısının ilişkisi kurulmamışken ve geniş halk kitlelerinin soruna duyarlılığı yeterli seviyeye gelmemişken başlatılan eylem, 50. günlerinde ciddi bir desteğe kavuşmuştur.
Ancak, değindiğimiz yanlış çizgi bu olumlu noktayı görememiş, devletin daha da geri adım atacağına kendisini ikna etmiş olduğundan gerekli taktikleri uy-gulayaınamıştır. Elbette ki devletin bu geri adımı, saldırının iptali değil, saldırı için zaman kazanmak amaçlı bir adımdı. Bu gerçeklik erken başlamış olan direniş eyleminin yukarıda belirttiğimiz zaafının giderilmesine yönelik bir taktik yönelime girilmesi gereğini ortadan kaldırmaz. Eylemdeki amacın doğru kavranması durumunda sağlanan kamuoyu desteği genel direnişin bir parçası haline getirilebilirdi. Ancak dışarıdaki destek salt hapishanelerdeki hak alma mücadelesinin bir parçası olarak değerlendirildiği için bu amaca uygun taktik belirlenemedi.
Aydın, sanatçı, parlamenter, meslek odaları temsilcileri vd.den oluşturulan heyetlerle yapılan görüşmeler aracılığıyla devletle sürdürülen pazarlık neticesinde; 9 Aralık’ta yapılan Adalet Bakanlığı açıklamasıyla kamuoyuna net bir şekilde ifade edildiği üzere, düşman geri adım atmış; F tipi hapishanelerin açılışını süresiz ertelediğini ve “F tipi projesine ilişkin mimari yapıda değişiklik” dahil bütün düzenlemeleri meslek örgütlerinden oluşan bir iradeyle paylaşmayı kabul etmiştir. Devletin, iradesini, yönlendirmesi altında olmayan kurumlarla paylaşmayı kabul ettiğini kamuoyuna açıklamasına, bu gibi eylemlerde ilk defa rastlanmaktaydı. Dolayısıyla bunun, hem Ölüm Orucu eyleminin içerdiği gücü ve hem de diğer alanlardan verilen desteğin sürece güçlü katkısinı kavramak ve unutmamak açısından önemli bir gelişme olarak kaydedilmesi gerekir.
Bugün çok daha net görülebilmektedir ki, bu durumda eylemin bitirilmesi ve yeni bir taktik konumlanışa geçilmesi gerekiyordu. Daha 50. günde bu noktaya gelinmesi küçük burjuva yaklaşımlar nedeniyle kavranamamış, saldırının ve bu saldırıya karşı direnişin bu aşamadaki yetersizlikleri, zayıflıkları önemsenmemiş ve daha da ileri gidilebileceği sanısına kapılmışlardır.
Bu süreçte yapılan görüşmelerde siyasi ve taktik talepleri (DGM’lerin kaldırılması, TMY’nın iptal edilmesi) de pazarlık konusu yapanlar gerçekte eylemin zeminini yanlış noktaya kaydırmaktaydılar. Düşmanı kavramayanların, onun her zaman saldırı hazırlığı içinde olduğunu anlamayanların, sonrasında “zaten hazırlık yapılıyormuş”, “arabulucu görüşmeleri, oyalama senaryosunun parçasıymış”, “10 Aralık’ta bıraksaydık yine de saldıracaklardı” şeklinde bu duruma getirdikleri açıklama gerçekliğin eksik kavranışına işarettir.
Gerçek olan, faşist devletin saldırmak için fırsatlar aradığı, bu fırsatları yaratma çabasında olduğudur. Gerçekliği salt bir yanı veya esas olmayan yanlarıyla ele aldığımızda yanlışlarımızı, eksikliklerimizi görmezden gelmiş oluruz. Bunu dikkate alan bir politik tutum alınabilsey-di eğer, bu durumda (eyleme son verildiği halde saldırılması halinde) hapishanelerde farklı biçimlerde devam edecek direnişin tecridi kıracak şekilde sonuç alma olasılığı; verilen sözde durulmaması ve gerçekleştirilen katliam nedeniyle kamuoyunun çok daha büyüyecek desteğiyle mümkün olabilirdi.
19 Aralık saldırısına esas olarak hazırlıksız yakalanılmış ve belli başlı hapishanelerdeki direnişler dışında faşizm kısa zamanda, genelde umulmayan bir sürede hâkimiyet sağlamıştır. Katliam öncesi koşullarda faşist diktatörlüğün saldırı olasılığını küçümsemenin, bu konuda eksik davranmanın küçük burjuva bir tutum olduğunu görmek ve bu tür hatalara karşı bilinçlenmek gerekir.
Saldırının ilk anlarında, içinde feda ruhunu taşıyan, bu anlamda saygıyı hak eden, ancak direnişin özü ile bağdaştırmadığımız, gerekçelerini ret ettiğimiz kendini yakma eylemleri hem kitleler nezdinde olumsuz tepkilere neden olmuş hem de düşmanın katliamdaki vahşetinin sınırsızlığını kolaylaştırmıştır. Düşman, anti-propaganda faaliyetlerinde bu eylemleri etkin bir şekilde kullandı. Bu sayede direnişin gerekçeleri ve etkisi zayıflatılmış; kendini yakma eylemleri katliama meşruluk kazandırmanın aracı haline dönüştürülmüştür. Tekrar belirtmek gerekir ki, faşizmin bu iğrenç ikiyüzlü politikası kendini yakarak direnişe katkı sunmayı amaçlayan devrimcilerin eyleminin saygıdeğer olduğu gerçeğini; yanlışlığına karşın bu eylemlerdeki devrimci özü ortadan kaldırmaz. Eleştirimiz, kendini yakan direniş şehitlerinin feda ruhuna saygımızı gölgelemez.
Katliam saldırılarına karşı gerçekleştirilen barikat direnişlerinde (özellikle Ümraniye, Çanakkale, Gebze, Bayrampaşa ve Çankırı’da daha güçlü olmakla birlikte) genel olarak ders alınması gereken kararlılık ve cesaret gösterilmiştir. Hem yoldaşlarımızın hem de direnişteki devrimci dostlarımızın bu andaki genel tutumları devrimci hareketin geleceği açısından takdir edilmesi, geleceğe taşınması ve övülmesi gereken niteliklere sahiptir. Bununla birlikte, kadro ve militanlarımızın özel olarak değerlendirilmesini gerektiren önemli olumsuzluklar da yaşanmıştır. Bunun en önemli örneği katliam saldırısına karşı gerçekleşen direniş esnasında zindanlar genelindeki temsilcimizin megafonla yaptığı çağrı olmuştur. Farklı amaçları içerdiği iddia edilse de, bizlerin de mahkûm ettiği ve ideolojik bir kırılma olarak kabul ettiği bu tutum düşman tarafından bir teslimiyet çağrısı olarak gösterilmiş ve sunulmuştur.
Yukarıda değindiğimiz yanlış çizgi nedeniyle zayıflamış olan kamuoyu desteği, zamanlaması açısından objektif olarak provokatif bir rol oynayan Çevik Kuvvet aracına saldırı eylemiyle bir yara daha almış ve 19 Aralık’taki katliama rağmen kitlelerin kendiliğinden gelişebilir olan tepkisi en alt düzeyde gerçekleşmiştir. Devletin kamuoyunu etkilemek amaçlı gerçekleştirdiği hamlelere doğru yanıtlar verilemediğini, kitle desteğinin önemli derecede zayıfladığını özellikle bu süreç için belirtebiliriz. Bu safhada, kitlelerin ileri unsurları, aydınlar, demokratlar bile; devlete ilişkin tahlilleri ile pratiklerindeki tutarsızlıkları, öngörüsüzlükleri, taktik zafiyetleri ve 19 Aralık katliamı esnasında yaşananlar nedeniyle devrimci harekete karşı güvensizlik yaşamaya başlamışlardır.
Dışarıdaki sınırlı sayıdaki güçlerin barışçıl eylemlilikleri ve etkisiz kalan kimi şiddet eylemleri dışında genel olarak yal-nızlaşan tutsaklar cephesi, eylemin ulaştığı sürenin yarattığı soru işaretlerinin de
olumsuz yönde etkisiyle kamuoyunu yeniden harekete geçiren bir ivmeyi sağlayamamışlardır. Unutmayalım ki bu dönem, aynı zamanda Şubat krizi ile birlikte esnafları bile sokağa dökecek denli hızlı bir yoksullaşma ve işsizler ordusunun çığ gibi büyütülmesinin adımlarının atıldığı günlere denk gelmektedir.
Ölüm Orucu eylemi, F tiplerine şevkler büyük ölçüde tamamlandıktan sonra, katliam saldırısından on gün önce (9 Aralık 2000) Süresiz Açlık Grevine başlayan yoldaşlarımızın ve diğer örgütlerden devrimcilerin de katılımıyla direnişin merkezine oturmuştur. Üçlü (DHKP-C, TKP(ML), TKİP), erken olduğu için eleştirdiğimiz Ölüm Orucu eylemini devam ettirirken, diğer parti ve örgütler katliam ve hücrelere şevklerin sonuçlanmasından 25 ve 30 gün sonra Süresiz Açlık Grevi eylemindeki direnişçilerden ekipler oluşturarak Ölüm Orucu eylemini başlattılar. Katliama ve hücrelere karşı devrimci tutsaklar iki ayrı Ölüm Orucu eylemi ile direnişi sürdürdüler. Başından itibaren iki ayrı iradenin direnişi olarak devam eden süreç bu aşamada da bu özelliğini korudu.
Eski pratiklerin ortaya çıkardığı ortalama sürenin (70-80 gün) haftalar ve aylarla aşılmasına rağmen kayıpsız geçilmesi ölüm orucu eyleminin gerçek olup olmadığı sorularını da beraberinde getirdi. Eylemi sürece yaymak amacıyla uygulanan ekipler taktiğine, B-l vitaminin alımının da eklenmesi ve giderek eylem içi kuralların da sulandırılması işi çığrından çıkarmış, esası bireysel ve kendiliğinden olmak üzere ihlaller meşrulaşmıştır. Ölüm Orucu eyleminin niteliği ve amacı ile bağdaşmaz gelişim süreci kendi içinde geleceğe taşınan önemli sorunlar barındırmıştır.
Bu durumun B-I’le ya da çeşitli cinsten sıvı alımı ile açıklanması mümkün değildir. Eylem, daha çok SAG’lerin asgari kurallarının da gerisine düşen bir niteliğe bürünmüştür. Bu süreçte, daha sonra devletin özel kanunlarla yasalaştırdığı zorla müdahalelerin bu olumsuz gidişata etkisi gözden kaçırılmamalıdır; ancak bunun sürenin uzamasında belirleyici etkiye sahip olduğu söylenemez. İlk şehidin verildiği 21 Mart’tan (153. gün) sonra, Nisan ayı boyunca kayıpların peşi sıra gelmesiyle (19 şehit) kamuoyunda yeniden bir hareketlenme yaşanmasına karşın kendi içinde de inanç ve güven bakımından zayıflayan eylemin yaptırım gücü önemli oranda düşmüştür.
Buna karşın, koşulların da etkisiyle, ölüm orucu eylemini olan haliyle sürdürmekten başka bir olanak yakalayamayan, eylemi etkili bir niteliğe kavuşturmak, geri noktalardaki kimi özelliklerini gidermek için adım atamayan, eylemin etki gücünün önemli derecede zayıfladığını, kamuoyu desteğini büyük ölçüde yitirdiğini ve düşmanın da bu duruma vakıf bir şekilde son derece rahat hareket ettiğini direnişin önderliği bir süre göremedi ya da buna uygun davranmakta zayıf davrandı. Bunu görebilenlerin buna uygun politikalar geliştirmede genelde zayıf kaldıkları da bir gerçektir. Direniş önderliğinin bu zayıflığı ile yenilginin bütün koşulları tamamlanmıştır..
Bu safhada, bu süreçteki ciddi eleştirilerin muhatabı olması gereken DHKP/C’nin, sürecin başından beri direnişin yanında olan aydın, ilerici ve demokrat nitelikli kişi ve kurumlara karşı gösterdiği tepki, bu unsurları düşmanla özdeşleştiren tespitleri kesinlikle doğru değildir. Bu yaklaşımları sistemli olarak devam ettiren DHKP/C’nin eylemin yal-nızlaşmasındaki etkisi neredeyse belirleyici düzeydedir.
Yaklaşık 1-2 ay sonra, düşmanın hapishanelerde direnişin devam etmesi, ölümlerin sürmesi, sorunun hapishaneler dışında da ağırlaşması üzerine tahliye politikası gündeme geldi. Bu tahliye operasyonu aynı zamanda hapishanelerdeki direnişin devlet açısından katlanılamaz derecede büyük olduğunu da göstermektedir. Faşizmin teşhir olmayı ve uzun süre ağırlığını bir şekilde taşıyacak olmayı göze alarak ölüm orucu eylemine 21 hapishaneye operasyon yaparak son vermek istemesi, hücrelere şevki ölüm orucuna, gelişen kitlesel tepkiye rağmen gerçekleştirmesi, ölümler pahasına böylesi bir katliama yönelmesi ve sonra da ölüm orucundaki devrimci tutsakları “sağlıkları” nedeniyle tahliye etmesi birbirine uygun iki yönelim içermiyor; burada yönelim değişiyor.
Eyleme kesin son vermek amacı taşıyan bir katliam saldırısı ve kendi içinde doğal tasfiyeyi barındıran bir tahliye operasyonu… Ki düşman, burada eylemin dışarıya daha büyük oranda taşınması riskini de almaktadır. Tahliyelerin sonucunda ölüm orucu eyleminin güç kaybetmesi, devletin tahliye etme politikası nedeniyle değil, devrimci iradenin, ölüm orucu direnişçilerinin önemli bir çoğunluğunun tahliyelerin gerçek nedenini; devrimci direnişin gücü ile tahliyelerin gerçekleştiğini yeterince kavramaması ve buna uygun bir direniş hattı oluşturamaması nedeniyle mümkün olabilmiştir. Tahliyelerin olumsuz etkisi açığa çıktıkça devlet bu politikayı sürdürmüştür. Dolayısıyla bu politikayı “devletin, devrimci hareketi önemli bir tasfiye sürecine sokmak amacıyla uyguladığı politika” olarak değerlendirmek yanlıştır. Doğru olan, bu politikanın bu sonuca sadece bir zemin olmuş olmasıdır. Tahliye politikası devletin içine düştüğü zorlanmaya bir örnek olarak gösterilebilir.
Buna karşın devrimci irade düşmanın bu operasyonunu kendi lehine çevirecek yeteneği gösteremedi. Oluşmuş olan yenilgi koşullarını tersine çevirecek irade ortaya konamadı. Bu irade dışarıda ölüm orucu eyleminin bir bütün olarak sahiple-nilmesi, güçlendirilmesi, çeşitli eylem bi-çimleriyle devam ettirilmesi, eylemdeki inisiyatifi güçlendirerek devam ettirilmesi ile ortaya konabilirdi ancak. Partimizin bu yönlü yaklaşımı pratikte yaşam bulmadı. DHKP-C’nin dışarıda ölüm orucu ekipleri ve direniş evleri oluşturması, buralarda şehitler verilmesi, TKP(ML) ile birlikte tahliye edilenlere eylemi dışarıda devam ettirmesi direnişe önemli bir katkı sunmamıştır. Çünkü, ölüm orucu eylemi dışarıda daha fazla parçalanmış, üçlünün çizgisi ve tutumları eylemi daha fazla marjinal kılmıştır.
Devletin gerek TMY’nın 16.maddesinde yaptığı “değişiklik” ve “infaz hâkimliği”, “izleme kurulları” yasaları ile genelgeler vasıtasıyla açık görüş, telefon, ortak alanlar vb. konulardaki düzenlemeleri, gerekse de zorla müdahale yönteminden, tahliyelere kadar izlediği bütün taktikler, eylemin başarı olasılığını tümüyle ortadan kaldırmıştır. Bir aşamadan sonra eylemin mümkün olduğunca ortak bir kararla bitirilmesi anlayışı doğru olmuştur. Eylemin yenilgi aldığının kabul edilmesi ya da ölüm orucu eylemiyle elde edilebilecek somut bir kazanımın kalmadığının anlaşılması kendi başına eylemin sonuçlandırılması için yeterli tespitler değildi; bunun için eylemin bütün bileşenlerinin bu tespite katılması yönünde çalışmalar yapmak ve olabilecek en geniş ortaklıkla eylemi son-landırmak gerekirdi. Bu, belli gecikmelere, yetersizliklere karşın başarıldı.
Süreci belirleyen, eylemin yenilgiyle sonuçlanmasına neden olan esas etmen direnişin başından itibaren tek bir irade tarafından yönlendirilememiş olması, bunun bir sonucu olarak parçalı duruşların sergilenmesi, yanlış, eksik yaklaşımların bu parçalı duruşlar içinde kendini güçlü bir şekilde uzun süreli korumasıdır. Bu eksik ve yanlış yaklaşımların bütün parti ve örgütler için geçerli olduğu söylenmelidir; ama daha çok da eylemin parçalı başlamasına neden olan ve bunu gidermek için neredeyse hiçbir çaba harcamayan (çoğunluğu dikkate almak, hapishane gerçekliğinde eylem birliğini esas almak) örgütlerin bu konudaki hatalı tutumları özellikle yanlıştır.
Faşist diktatörlük gerçekleştirmek için uzun süredir fırsat aradığı, bunun için çeşitli biçimlerde ve zamanlarda provokasyonlar tertiplediği hücre tipi saldırısı için en elverişli koşulları saldırının gerçekleştiği zamanda bulmuştur. Hapishane eylemlerinin belli ölçülerde, özellikle de DHKP/C’nin küçük burjuva sol sekter yaklaşımlarının sürece egemen olmasının bir sonucu olarak etki gücünü kaybetmesi, kanıksanır hale gelmesi, elde edilen ka-zanımların değerinin kavranamaması diktatörlük karşısında devrimci tutsakları giderek hareketsiz kılmıştır.
Ölüm Orucu eyleminin başarısızlığında tüm bunlar kadar objektif şartların da etkisi vardır. Eylemin yanlış başlaması, devrimci iradenin birlikte hareketinin sağlanamaması, dışarısının bu direnişe olması gereken katkıyı sağlayamaması ve sonuç olarak direnişin hapishanelerle sınırlı bir direnişe dönüşmesi yenilginin ön-lenemezliğini içinde taşıdı. Bazı yenilgiler, bir aşamadan sonra kaçınılmaz olur. 2000-02 Ölüm Orucu eylemi devrimci hareketin gerilediği, devletin ise saldırmak için her fırsatı değerlendirmek durumunda olduğu bir süreçte gerçekleşti. Taşınan zaaflar, genel kavrayışsızlık ve bu objektif zemin yenilginin parçalarını oluşturmaktadır.
Hapishane Direnişinin iki ayrı irade tarafından sürdürülmesinin somut kaza-nımların elde edilememesindeki payı önemli düzeyde olmuştur. Başından itibaren, direnişi hapishanelerdeki hak alma mücadelesi olarak kavrayan, genel direnişin bir parçası olarak hareket etmeyen üçlünün tavrı hapishanelerdeki eylem birliğini de zaafa uğratmıştır. Bu tavrın genel karakterine vurgu yaparsak eğer:
DHKP-C’nin belirlediği bu çizgi; zindan direnişini tek eylem biçimine indirgeyen, düşmanı taktik açıdan küçümseyen, devlet tahlili sakat, kitlelerin yerine bir avuç öncünün mücadelesini koyan, zindan direnişi üzerinden iktidar mücadelesi yürütmeye çalışan, kitlelerin duygularına oynayan, aceleci, toptancı, kolaycı, sol görünümlü ancak sağcı ve maceracı bir çizgidir. Bu çizginin süreci önemli oranda belirlediği bir gerçektir.
Ölüm orucu gibi eylemlerde kamuoyunun oynayacağı rolü yer yer abartan yerine göre de küçümseyen bir yaklaşımla somut şartları değerlendiremeyen; düşmanın, kitlelerin ve direniş güçlerinin durumunu tahlil edemeyen, devrimin çıkarlarını gözetmeyen, meseleyi küçük burjuvazinin kaypak, kitlelere güvensiz sınıf karakteriyle ele alarak tutarsız, dengesiz, kendiliğindenci bir politikayla yol alan bu çizgi, yaptığı ağır taktik hatalar sonucu yenilgiye uğramıştır.
Siyasal talepleri taktik ve propaganda amaçlı değil, stratejik tarzda ileri süren, düşmanın niteliğini kavramayan, içinde bulunduğu şartları ve güçler dengesini hiç dikkate almayan bu anlayış özellikle hapishanelerdeki mücadelenin bir direniş zeminine sahip olduğu gerçeğini göz ardı etmektedir.
2000-02 Ölüm Orucu eylemi; başlatılma tarihinden, taleplerine, düşmanla yürütülen pazarlıktan, belirlenen taktiklere ve taktiksizliklere, eylem içi kurallardan, müttefik güçlerle ilişkilere kadar bir dizi belirleyici ve etkileyici konuda önemli yanlışlarla sürdürülmüştür. Bu olumsuzluğa hapishane örgütlülüğümüz de önemli derecede ortak olmuştur. Kimi yanlışları eleştirmekle beraber, kimilerinden etkilenmiş ve kimilerine de eklemlenmiştir. (…)
Partimiz hapishanelere yönelik saldırı hazırlığının devam ettiği, buna karşı, özellikle dışarıda, saldırı dalgasının püskürtülmesi için özel bir çalışma yürütülmesi gerektiği konusunda genel politikalar belirlemişti. Buna rağmen bu politikaların hayata geçmesini sağlayacak örgütsel düzenlemeler gerçekleştirilememiş ve pratik adımlar atı lamam ıştır. Önderlik düzeyinde alınan darbenin sonucu yaşanan dağınıklığın ve parti örgütlülüğünde yaşanan koordinasyon zafiyetinin giderilmesi, bunlara ek olarak konferansa hazırlık sürecinde olunması örgütsel düzenlemelerin hapishane merkezli direnişe göre örgütlenmesini zaafa uğratmıştır. MK’nın gerçekleştirmekle karşı karşıya kaldığı görevler ve genel dağınıklık gelişen hapishane direnişine ve 19 Aralık katliamına karşı sorumluluklarını yerine getirememesine neden olmuştur. (…)
PMK’nın bu süreçteki yaklaşımının eksiklikler taşıdığı açık bir gerçek olmakla birlikte, örgütün genel direnişe göre hareket etmesi, hapishanelere yönelen saldırılara karşı çalışmalara öncelik vermesi, bu yönlü bir kampanya içinde olması kısmen bir olumluluğu barındırmaktadır. (…) Üçlü ile arasına 50 günlük uzun bir süre koymak suretiyle destekçi konumuna düşüp eylemin inisiyatifinde etkili olma şansını yitiren, eylem içi kurallar konusunda ısrarlı davranmayan ZGK (Zindanlar Genel Komitesi) esasta PC çizgisine mahkum bir konumda akıntıya kapılmıştır. (…)
Merkezi önderliğin, eylemin inandırıcılığını yitirdiği, kamuoyu desteğinin dibe vurduğu koşullarda, henüz şehitler verilmemişken yaptığı, “eyleme nitelik kazandırma amaçlı hamle” önerisi de dikkate alınmamış, kendiliğindenciliğin ve öznelciliğin batağından çıkılamamıştır. Bu hamle, mevcut direnişçilerin, eylem içi kurallardaki esnemenin tersine daha sıkı kuralları benimseyen bir hareket tarzı tutturarak öne fırlamaları ve hem direnişin bütününü doğru bir hatta çekme hem de inisiyatifi ele geçirmeye yönelik bir amaç taşımaktaydı. (…)
ZGK’nın eylemin öncesinde Bayrampaşa’da yürütülen CMK bünyesindeki tartışmalarda savundukları görüşler parti çizgimiz doğrultusundadır. Şubat 2000′de yoğunlaşan ve bu ayın ortalarfcıda yapılan panelle kitlelere de açılan tartışmalarda, temsilci yoldaşlarımızın ileri sürdüğü görüşler isabetlidir. Yoldaşlarımız; hücre saldırısının stratejik önemde ele alınması gerektiğini, bu projenin hâkim sınıfların tüm halk kitlelerine yönelik topyekun saldırının bir parçası olarak gündeme getirildiğini, buna karşı uzun süreli bir mücadelenin gerekeceğini, bu süreçte tek bir eylem biçimine bel bağlanamayacağını, birçok eylem, hamle ve taktikle yol alınacağını, ilk etapta ağırlığın dışarıda yürütülecek faaliyetlerde bulunacağı, saldırının başlamasıyla motor gücü içerideki direnişin oluşturacağını, ölüm orucuyla saldırının püskürtülmesinin hedefleneceği, püs-kürtülememesi halinde farklı mücadele biçimlerinin devreye girmesi gerektiğini, bu savaşımda içeride ve dışarıda en geniş güçlerin birlikteliğinin sağlanmasının hayati önemde olduğunu savunmuşlardır.
Ölüm orucuna başlanması konusunda ise devletin somut bir adım atmasının (açılış yapması, personel ataması, herhangi bir biçimde sevk yapması vb.) gerektiğini savunmuşlar, bir an önce başlanmasını ileri sürerek Ağustos sonu, Eylül vd. tarihleri telaffuz eden üçlünün görüş ve önerilerine, kamuoyunun durumu, saldırının somutlanması açılarından erken olduğu gerekçeleri ile karşı çıkmışlardır. Tartışma yürüten temsilci yoldaşlarımız, DHKP-C ve diğerlerinin başlama kararlılığı ve basıncı karşısında, erken bulmakla beraber, Kasım ayı içerisinde meclisin açılışı, TMY 16. madde değişikliği ile ilgili yasa tasarılarının şevki, af planlarının somutlaşmasının gözlenerek tarih saptanmasını ve ortak başlanılması gerektiğini savunmuşlardır. (…)
Eylemin nitelik kaybını göremeyen, kamuoyunun durumunu değerlendiremeyen, düşmanın eyleme rağmen sağladığı avantajı yeterince tahlil edemeyen yoldaşlarımız, direnişe objektif olarak önderlik etmekte olan sorumsuz, maceracı DHKP-C çizgisini alt etmeyi başaramamış ve genelde seyirci, destekçi konumda kalmıştır. Diğer devrimci güçler gibi parti güçlerimizin de, yenilgisi kaçınılmaz olan -hatta o tarihte kesinleşmiş bulunan- bir eylem hattında zarar görmesine, kayıplar vermesine ve genel olarak devrimci güçlerin kitleler nezdinde güven yitirmesine yol açan yanlışlığa ortak olmuşlardır. (…)
19 Aralık’tan hemen sonra ve Nisan ayında peş peşe şehit verildiği haftalarda MK sürece yön verebilecek eylemlerin örgütlenmesinde pasif kalmış, gerçekleşen kimi eylemler ise sürecin ağırlığını taşıyacak düzeyden oldukça uzak kalmıştır, illegal ve askeri düzeyde oldukça etkisiz kalan parti faaliyetlerine karşın, açık alanda daha çok tutsak yakınlarının ve bu alanlarda faaliyet yürüten yoldaşlarımızın ısrarlı çabaları uzun süre devam etmiştir. Devletin yoğun saldırıları bu alandaki faaliyetin genişlemesini, kitleselleşmesini önemli derecede etkilemiştir. (…)
Ölüm Orucu eyleminin bitirilmesi yönünde 5. toplantıda alınan karar eylemin niteliğine uygun olarak diğer parti ve örgütlerin görüşlerinin de alınması ve ortak bir açıklama ile sonlanması gerektiği anlayışıyla hayata geçirilmiştir. Bu
kararın 5. toplantının kararlarında açıkça ilan edilmemesinin nedeni de budur.
Daha sonra kamuoyuna sunulan açıklama bu aşamada şekillendirilmiş ve üçlü de dahil olmak üzere diğer tüm parti ve örgütlerle tartışılmıştır. Bu süreçte üçlünün politikalarında da farklılıklar oluşmuş ve DHKP-C dışındakiler ölüm orucunun sonlandırılması anlayışını benimsemişlerdir. Ölüm Orucu eylemini sürdürmekte olan tüm parti ve örgütlerin katılımını öncelikli olarak benimsememize karşın, DHKP-C ve TKEP/L’nin olumsuz tutumu nedeniyle eylem başladığı gibi yine parçalı olarak sonuçlandırılmak zorunda kaldı. Açıklamada şunlar belirtilmiştir:
“…Faşizmin bütün pervasızlığıyla yürüttüğü ve şimdiye kadar 9 / devrim Ölüm Orucu savaşçısının hayatına mal olan, yüzlerce arkadaşımızı sakat bırakan saldırılara karşı sürdürdüğümüz büyük direnişte yeni bir evreye geldik. Hücre ve tecrit demek olan F tipi ile kişiliksiz ve kimliksiz hale getirilmek istenen devrimci tutsaklar olarak değişik mücadele araç ve biçimleriyle başlattığımız ve Ölüm Orucuna dönüştürdüğümüz eylemimiz yeni bir biçime kavuşturulacaktır. …tarihinden itibaren Ölüm Orucu eylemini, direnişi zafere ulaştırmak amacından taviz vermeyerek sonlandırıyoruz. Sonlandırılanm sadece direnişin ölüm orucu boyutu olduğunu, sürmekte olan hücre ve tecrit saldırısına karşı mücadelemizin kesintisiz, zafere kadar devam edeceğini bir kez daha ilan ediyoruz.”
“Devrimci tutsakların teslim alınamayacağı şimdiye kadar yürüttüğümüz mücadeleyle defalarca açığa çıkmıştır. Bu saldırıları da püskürtecek, hücre ve tecrit terörünü yeneceğiz.”
“F tipi hücre saldırısıyla devrimci tutsakların birliğini bozmayı amaçlayan faşizm tüm toplumu da daha korkunç bir esaret altına almayı istiyor ve alıyor. Hayatın hücre-leştirildiği ve bunun devam edeceği çok net bir şekilde açığa çıkmıştır. Taleplerimiz işçi ve emekçilerin de talepleridir. Devrimci tutsaklar kendilerine yönelen esaret zincirine izin vermedi vermeyecek. Ezilenler devrimci tutsakların yolunu görecek ve bu yolda yürüyecektir. Tüm ezilenleri bu taleplerimizi sahiplenmeye, hücre ve tecrit terörüne karşı mücadele etmeye çağırıyoruz.”
Eylemin Sonuçlarının Değerlendirilmesi
Ölüm Orucu eylemi, düşmana karşı bütünlüklü bir karşı koyusu ve direnişi temsil etmesi bakımından ideolojik anlamda devrimci bir duruşa karşılık gelmektedir. Buna karşın, başından itibaren olması gereken içeriği kazanamamıştır. Eylem genel direnişin bir parçası olarak şekillendirilememiş, kitlelerin karşı karşıya bulunduğu topyekûn saldırıya karşı örgütlenmesi gereken bir sürecin dinamiği olamamıştır, ilk dönemde yakalanan kitle desteği eylemin hapishanelerdeki hak alma mücadelesine indirgenmesi ve düşmanın boyutlu saldırısı ile kısa zamanda zayıflamış, etkili olmaktan çıkmıştır. Hapishanelerde somut kazanımlar elde etme gücü de zayıflayan eylem sonuçta, başta belirlenen
hedeflerine ulaşamamıştır. Bu sonuca gelinmesinde 1996 Ölüm Orucu eylem raporunda belirtilen şu genel anlayışa uygun davranılamamasının belirleyici olduğunu vurgulamak gerekir:
“Bugün içinden geçtiğimiz süreç, egemenlerin krizinin iyice derinleştiği, krizi atlatabilmek için politikalarında “köklü” değişikliklere gitmek zorunda kaldıkları ve bu “yeni” politikalarını bir türlü hayata geçiremedikleri, tıkandıkları bir süreç. Topyekûn saldırı politikasının bir halkası olarak gelişen cezaevlerine yönelik saldırılarının böyle bir eylemle püskürtülmesi sadece cezaevleri açısından bir takım kazanımlar/ değil sürecin devamı açısından somut avantajları da yaratmıştır. Bu süreci, bu avantajları değerlen-direceksek eğer, basmakalıp yaklaşımlardan kurtulmak, sürece ilişkin somut politikalar belirlemek zorundayız. Deneyimlerimizi değerlendirerek bu politikaları derinleştirmek zorundayız.”
“Topyekûn saldırıya karşı, bir dizi kampanyayı içeren bir süreç başlatılmalıdır. Tüm kampanyalar için topyekûn saldırıya karşı genel bir slogan belirlenmeli, her kampanya ele aldığı sorunu diğer sorunların bir parçası olarak işlemelidir.”
’96 Ölüm Orucu sonrası süreçte, hapishaneler dışında, topyekûn saldırının diğer parçalarında hemen hiçbir etkin pratik hat izlenemediği bir gerçektir. Hapishaneler dışında kitlelerin karşı karşıya kaldığı saldırılara yönelik yeterli çalışmalar yapılamamış, kampanyalar örgütlenememiş, kendiliğinden gelişen kimi hareketlerden ise uzak durulmuştur. Hapishane direnişinin kimi dönemlerde abartılarak genel direnişin kendisi gibi görülmesi ya da genel direnişin hapishanelere endeksli geliştirilebileceği anlayışlarının ise burada belirtilen yaklaşımla bir ilgisi yoktur. Genel direniş ile hapishane direnişlerinin ilişkisinin), ikincisinin birincisinin sadece bir parçası olarak kavranması durumunda doğru kurulabileceği gerçeği göz ardı edilmemelidir.
Topyekûn saldırıya karşı örgütlenmesi gereken genel direniş Ölüm Orucu eylemi özgülünde bugün için bir yenilgi almıştır. Eylem öncesindeki kimi kazanım-larımızı bu süreçte kaybettik. Güçlü bir direniş odağı olan hapishane örgütlülüğümüz önemli bir darbe almıştır. Genel direnişin örgütlenmesinde önemli bir yeri olan eylem birliği anlayışının somutlandığı CMK’nın etkisizleşmesi ile yara almıştır.
Direnişlere damgasını vuran sol sekter anlayış en son bugüne kadarki en güçlü eylem birliği örgütlenmesi olan CMK’yı da etkisizleştirmiş ve fiilen bir dağılma ile yüz yüze bırakmıştır. F tipi saldırısını gö-ğüsleyen, düşmanın daha ileri adımlar atarak devrimci güçleri teslim alan, devrimci iradeyi kıran bir aşamaya geçmesini engelleyen yanıyla ölüm orucu eylemi; ideolojik olarak karşı-devrimci güçlerin amaçlarına ulaşmalarının önüne set çekmiştir. 50′yi aşkın şehit ve 400′ü aşkın gazisiyle elde ettiği bu sonuç, bu rolünü bitirilmeden yaklaşık I yıl öncesinde tamamladığı halde eylemin sürdürülmesiyle ortaya çıkan tablo ise, taleplerinin hiç birini elde edememesi, somut bir kazanım sağlayamaması nedeniyle bir yenilgi olarak görülmelidir.
Zindan direnişlerinin en önemli silahı işlevsizleştirilmiştir. Bundan sonra kullanılması gerektiğinde, son tecrübe öncesindeki biçimiyle, kesin kuralları ile devreye sokulması şarttır. Bu durumda, büyük bedeller ödenerek yol alacağı ve eski işlevine kavuşmasının ağır bir karşılığı gerektireceği görülmelidir.
Eylemin başarısızlığa uğradığı düşüncesinin gelişmesi ve bunun sonucu olarak kitlenin destekçi konumdan belirleyici konuma terfi ettirilmesi ile direnişin öznesi ve belkemiği pozisyonundaki devrimci ve komünist tutsakların ciddi bir bölümü, eylemde taşıdıkları sorumluluklarından ve “ölüme yürüyüş” olgusundan kopmuşlardır. Direnişçilerin saflarındaki dejenerasyonda, eylemin süreye yayılması ve “ölüm” olgusunun alternatif olmaktan çıkarılarak oynanabilir bir taktik şeklinde ele alınmasının büyük rolü vardır.
Bu eylem özelinde partimizin ve diğer devrimci güçlerin ideolojik, politik ve örgütsel yeteneği test edilmiş, ideolojik bakımdan gösterilen duruş, politik ve pratik bakımdan uğranılan açık yenilgi karşısında gölgelenmiştir. Ağır basan ve açığa çıkan yön, sınıf mücadelesinin diğer alanlarında ve genelindeki kopma ve zayıflamayı tamamlamaktan öte, daha da gerilere götüren bir etki yaratacağına işaret etmektedir.
Ölüm Orucu direnişi mevcut kadro ve militan düzeyimizi de ortaya çıkardı. Kadro yapımız devrimin inişli çıkışlı yapısına, keskin dönemeçlere büyük oranda hazır değildir. Kaybetmeye hazır olmayan, sınıf mücadelesini dar alanlara ve zamanlara sıkıştıran, kendini bütün mücadelenin bir parçası olarak kavramaktan henüz uzak olan yaklaşımlar azımsanma-yacak derecede güçlüdür. Devrim uzun süreli bir mücadele olduğu halde, bu mücadelede yenilgiler alacağımız kesin olduğu halde kadrolarımızın önemli bir kısmı bunu kavrayamadı. Sadece direnişteki yoldaşlarımız için değil, bütün için bu bir gerçektir. Ölüm Orucu eylemi ile ilgili değerlendirmeler yapılırken mücadelenin zor koşullarına dayanıklı kadroların önemine özel bir dikkat çekmek zorunludur. Ölüm Orucunun bir sonucu olarak tahliye oldukları halde birçok militanımızın mücadeleye sırtını dönmesi bunu daha da zorunlu hale getirmektedir.
Devrim mücadelesinin kaçınılmaz duraklarından birisi olan, bundan önce olduğu gibi yarın da binlerce, on binlerce yoldaşımızı ve devrimcileri ağırlayacak zindanların stratejik önemi partimize ve parti kitlemize kavratılmalıdır. Son ölüm orucu eyleminin yenilgiye uğramasında tayin edici rol oynayan ve bugüne kadar ciddi bir hesaplaşma yaşamamakla da hataya düştüğümüz çizgi ve anlayışlar açıkça mahkûm edilmelidir.
Zindanları temel mücadele alanı olarak ele alan, direnişi ölüm orucuyla öz-deşleştirerek kolaycılığa kaçan, böylelikle aslında devrimci direngenliği körelten ve pasifize eden, kitlelere güvenmeyen, devrimci iradeyi kısırlaştırarak zayıflatan sol görünümlü maceracı anlayışlarla aramıza kalın bir çizgi çekmeliyiz.
Sonuç
Önümüzde başta işçi sınıfı olmak üzere diğer ezilen kitlelerin karşı karşıya bulunduğu saldırılara karşı genel direnişi örgütleme görevi durmaya devam etmektedir. Halen devam etmekte olan hücre saldırısına karşı mücadeleyi ancak bunun bir parçası haline getirirsek ileri noktalara taşıyabileceğimiz unutulmamalıdır. Hapishanelerde kaybedilen mevziler devrimci mücadelenin, kitlelerin devrimci savaşının kaybedildiği, karşı-devrimci saldırının tamamlandığı anlamına gelmiyor. Aksine, saldırısını tamamlayamadığı gibi, karşı-devrimin bu saldırıdan başarıyla çıkma olasılığı da yoktur. Onlar kaybetmeye mahkûm bir saldırı gerçekleştirmektedirler. Bizler ise kaybetsek de öğrenerek zafere giden bir yolda mücadele sürdürmekteyiz.
Ölüm Orucu eyleminden öğrenmemiz gereken ilk şeylerden biri bu eylem hakkında öteden beri savunduğumuz ilkelerin kesinlikle yeniden tesis edilmesi gerektiğidir. Çünkü hem Süresiz Açlık Grevi hem Grevi hem de Ölüm Orucu eylemi, hapishaneler direnişi bir bütün olarak değerlendirildiğinde kaçınılmaz olarak gündeme gelecek eylemlerin en ileri biçimleridir. En ileri biçimleri olmaları itibarıyla eylem biçimi olarak en son başvurulması gereken eylem biçimleridir. Son eylemde nitelik kaybına uğrasa da bu süreçteki en önemli kazanımımız olan “teslim olmama” duruşunu ölüm orucu ile yerine getirebildik. Düşmanın sonuna kadar dağıtmayı amaçladığı direniş esasta ölüm orucu eylemi ile doruk noktada tutulabilmiş-tir. Bu durumda şunların altını önemle çizmek doğru olacaktır.
Ölüm orucundaki temel unsur, esas yaptırım gücü kişi/kişilerin talepleriyle ilgili olarak, canlarına önemli ölçüde zarar verecek, tehlikeye atacak derecede duyarlı, kararlı ve ısrarlı olduklarının ortaya konulmasıdır. Bunun kesiştiği nokta, ölüme giden yolda ne kadar tutarlı hareket edildiğinin gösterilmesidir. Böyle hareket edildiğinin en açık kanıtı, ortalama süre içerisinde bu durumun sonuçlarının ortaya çıkmasıyla gösterilmektedir. Aksi halde “ölüm” olgusu alternatif olmaktan çıkmakta, “ölme kararlılığı” gösterilememiş olmaktadır.
Eylem, eski ve belirli oranlarda sonuç elde eden örneklerde de görüldüğü üzere 2-3 aylık sürenin ötesine yayılabilecek
özellikler taşıyamaz, taşımamalıdır. Nitekim 2-3 aylık sürede şu veya bu şekilde kesin sonuca götürecek 50′yi aşkın şehit, yüzlerce gaziyle ortaya konulan yaptırım gücü, bu süre uzadıkça ölüm orucu özelliğini yitirmektedir. Ölüm Orucu eyleminin kanıksanır hale gelmesi, hapishanelerde ölümün kanıksanır hale gelmesi bizlerin tercih edeceği ya da neden olacağı bir tutum olmamalıydı. Bunun doğru bir noktaya evrilmesi gerekmektedir.
Bu eylem süresince görüldü ki, sınıf mücadelesinin mevcut şartları doğru kav-ranmadıkça tek tek parçalarda kazanımlar elde etmek esasen mümkün değildir. Gerek hapishanelerde ve gerekse de diğer alanlardaki bütün çatışmalar sınıf mücadelesinin genel durumuna ve gidişatına göre ele alınmak ve yönetilmek zorundadır. Parti bu yönetimi başarmakla sorumludur. Parti önderliği bu özelliği geliştirmekle görevlidir.
Topyekûn saldırı gerçekliği kavrana-madığında hapishanelerdeki direnişin kavranabilmesi ve doğru bir politika ile savunulması başarılamaz. Direnişin halk kitleleri tarafından sahiplenilmemesinde ya da sahiplenmenin dar bir kesimle sınırlı kalmasında devletin vahşi saldırılarının etkili olduğu bir gerçektir; ancak yenilgide belirleyici nokta izlenen politikanın bu konuda zaaflar içermesidir.
“… Bir kere, genel direniş boyunca topyekûn saldırıya karşı mücadele daha iyi istenmeli, somut bir slogan olarak kitle gösterilerinde vb. ortaya konmalıydı” 1
“Bugün cezaevlerine yönelik saldırılar hala devam ediyor. Cezaevleri önümüzdeki günlerde yine gündemimize oturmaya devam edecek. Genel direniş sürecinde yaşanan hantallık, ancak bu sorun belırhnvn kampanyalar süreci içinde ele alındığında, farklı kesimlerin harekete geçirilmesi de hedeflendiğinde, bu yönlü somut adımlar üzerine şimdiden kafa yorulduğunda aşılabilecektir. Bunun için OPK’nın bir yönelim olarak partinin önüne koyduğu “yüzünü sınıf mücadelesine dönme” anlayışı pratiğe geçmek zorundadır. Bugün mevcut koşullar bağrında, sınıf mücadelesine iradi olarak yön vermede, önderlik etmede ileri adımların atı-labilmesinin olanaklarını da taşıyor. Bu tamamen bizim süreci ne denli kavradığımıza, bu kaygıyı ne denli taşıdığımıza bağlı bir sorun.” (Komünist 33…..Alan Eylem
Raporu)
1996 Ölüm orucu eylemi raporundan alıntıladığımız bu bölüm son ölüm orucu eyleminin gerçek zaafını da ortaya koymaktadır. Ne öncesinde (ki bu belirleyicidir) ne de eylem sırasında parti örgütlülüğümüz bu zaafı giderememiştir. Parti örgütlülüğümüz hapishanelerdeki direnişi, başta işçi sınıfı olmak üzere halk kesimlerinin karşı karşıya kaldığı, kendiliğinden karşı koyuşlar gerçekleştirdiği özelleştirme, sendikasızlaştırma, tarımsal üretimin kısıtlanması, sosyal hakların gasp edilmesi gibi sorunlara karşı çok geri seviyelerde tavır geliştirebilmiş, bu alanlarda önderlik rolünü oynamamıştır. Yine, direniş sürecine rastlayan Afganistan işgaline ve daha sonra da Irak işgaline karşı da mücadele parti örgütlülüğünün gündemine yeterince oturtulamamıştır. Oysa hapishanelerde gerçekleşen saldırı ve buna karşı gösterilen direniş hem bunlarla ilişkilidir ve hem de bu alanlardaki devrimci çalışmalara güç verebilir niteliktedir.
Sınıf mücadelesinin diğer alanlarındaki sorunlara yabancılaşan herhangi bir alandaki direniş ne kadar güçlü olursa olsun iktidar mücadelesine kayda değer bir kazanım sunamaz. Uzun sürdüğü ölçüde de kendi içinde gerilemeler yaşaması kaçınılmaz hale gelir. Bu, sadece hapishanelerdeki mücadelenin değil, bütün diğer alanlardaki mücadelelerin bir özelliğidir. Herhangi bir sendikanın da vereceği mücadele iktidar mücadelesinin bir parçası olarak ele alınmadığı durumda, salt hak alma mücadelesine dönüşür ve bu konuda dahi yeterli bir gelişim sağlayamaz. Bunun örnekleri sınıf mücadelesi tarihinde çokça vardır.
2000-02 Ölüm Orucu eyleminin belirgin zaaflarından biri budur. Bu zaaf sadece hapishane örgütlülüğünün ve direnişinin değil, bir bütün devrimci mücadelenin bir zaafı olarak yaşanmıştır ve hala yaşanmaya devam etmektedir.
Uzun süreli mücadelelerin ilkeleri, yasaları vardır, kısa süreli çatışmaların ilkeleri, yasaları vardır. Kısa süreli olması gereken çatışmalarda uzun süreli mücadelelerin kuralları hayata geçirildiğinde,nasıl ki sağcı bir hat izlenirse, uzun süreli olması gereken mücadelelerde kısa süreli çatışmaların ilkeleri yasalari vardir.Kisa sureli olmasi gereken çatismalarda uzun sureli olmasi mucadelelerin Hapishanelerdeki genel mücadele uzun sureli bir yapıda oldugu halde, belli bir saldırıya karşı direniş kisa sürelidir. Saldırılara karşı hazırlık uzun sure alacağı halde, saldırıya karşı direniş hapishanelerde kısa süreli olmak durumundadır. Hapishanelerde örgütlülükler, direnişler her koşulda genel devrimci mücadelenin seyri ile onun gücü ile doğrudan ilişkilidir. Hapishanelerdeki dengeleri, her şeye rağmen kendi lehimize değiştirme olanağımız her zaman kısıtlıdır.
Devrimci kendini “hak alma” mücadelesi ile sınırlamayacağı gibi, her alanda sürmekte olan mücadelenin iktidar savaşının bir parçası olduğunu da bilerek hareket etmek durumundadır. 2000-02 Ölüm Orucu eyleminde hapishanelerdeki direniş genel devrimci mücadeleye rağmen ele alınmış ve geliştirilmek istenmiştir. Özellikle üçlü’nün tavrında bu çok açık bir yanlıştır. Parti örgütlülüğümüz bu yanlışa çok defa dikkat çektiği halde, kendisi de aynı yanlışa düşmüş, yanlış çizginin eylemdeki inisiyatifini esasta kıramamıştır.
2000-02 Ölüm Orucu eylemi bağrında taşıdığı direniş hattına rağmen yukarıda belirlediğimiz zaafları nedeniyle bir yenilgi aldı. Devlet hapishanelerdeki amacına kısmen ulaştı. Ancak direnişi yok edemedi, devrimci tutsakları teslim almayı başaramadı. Burada ortaya kanan direniş hattını genel devrimci mücadeleye taşımak, çeşitli halk kesimlerinin karşı karşıya bulunduğu saldırılara bu direniş hattı ile karşı koymak gerekmektedir.
Hapishanelerde direniş bugün tecrit ve izolasyona karşı sürmektedir. Hapishanelerdeki direnişi diğer alanlardaki mücadelelerin bir parçası olarak kavramak, buna uygun hareket etmek, ancak diğer tüm saldırılara karşı mücadelenin yükseltilmesine paralel hapishane direnişinin de ileriye doğru gelişebileceğini anlamak gerekir.
Bu yaklaşımımız hapishanelerde devam eden hücre saldırısının bugün almış olduğu biçim olarak tecrit ve izolasyonun karşısında tutsakların direngen tutumunu devam ettirmesini gerektirirken, bununla birlikte ve daha da önemli olarak devrimci tutsaklara yönelmiş olan saldırıyı, özde devletin emperyalist saldırı politikalarını hayata geçirmesinin bir parçası olduğu için, sınıf mücadelesinin diğer alanlarındaki saldırılara karşı mücadeleyle alt edebileceğimiz gerçekliğini içermektedir.
Kesinlikle anlaşılmalıdır ki, sınıf mücadelesinin diğer alanlarında devam eden ve karşı direnişi de geliştirmekte olan saldırılara karşı duruşumuz hapishanelerdeki direnişin gerçek gücünün açığa çıkmasının esas aracıdır. Bu duruş güçlü olduğu oranda hücre saldırısına karşı direniş de güçlenecektir. Devrimci kitle
|
hareketine hapishanelerdeki direnişin etkisi yansıtıldığı durumda, irsimi olmayan tutsakların duruşu kitlelere taşınabildiği dununda ve bu duruş kitle mücadelesinin bir ö/ellıflı olarak geliştirildiği durumda görevimizi yerine getirmiş oluruz.
Sınıf mücadelesinin genel sorunlarına karşı göstereceğimiz duyarlılık, doğru politikalarla geliştireceğimiz mücadele tüm devrimci tutsakların bugüne kadar verdikleri can bedeli direnişin zaferini de beraberinde getirecektir.
Ölüm Orucu eyleminin şehitleri ve gazileri devrim mücadelesinin sahip çıkılması gereken yüce değerleridir. Onlar, faşizmin en azgın saldırılarına devrimci inançlarıyla, devrimi bir adım daha ilerletmenin coşkusuyla karşı koydular; bu uğurda canlarını vermekten, yara almaktan çekinmediler. Şehit düşerek, yaralar alarak eylemi sonuna kadar sürdüren yoldaşlarımız ve devrimci dostlarımız bizlere sonuna kadar direnmenin zorunluluğunu öğrettiler. Tüm alanlarda aynı hattın devam ettirileceğini, ancak bu şekilde devrime katkı sunulabileceğini bir kez daha, bu sefer Ölüm Orucu şehitlerimiz Nergiz ve Muharrem yoldaşların ve diğer şehitlerin görkemli direnişi ile haykırdığımızı ilan ediyoruz, (abç)
(Bitti)
|
||||
NAFİLEDİR YALAN YE YANILTMA, GERÇEKLER ACIDIR, ACITIR!
Popularity: 7% [?]
Son 10 gelen arama sonucu:
- uzun yürüyüş dergisi (13)
- parti cephe (7)
- uzun yürüyüş dergi (4)
- yürüyüş dergisi ve dersim katliamı (1)
- yürüyüş dergisi kimin (1)
- yürüyüş dergisi gebze (1)
- yürüyüş dergisi dersim (1)
- yürüyüş dergisi 3 sayı (1)
- birlik sorunu-yürüyüş dergisi (1)
- parti cephe şehitleri (1)
Diğer haberlerden seçmeler
Filed Under: Manşet • İşçi Köylü
About the Author:















