YÜRÜYÜŞ DERGİSİ VE PARTI CEPHE’YE YANIT -5

 
Eylem Değerlendirmesi
Eylem, DHKP-C, TKP(ML) veTKİP tarafından erken başlatılmıştır. Bir bütün olarak sürecin kavranışında zaaflar taşındığı gerçek olduğu halde bu hare­ketler saldırının içeriği ve direnişin kap­samı bakımından dar bakış açısının en uç noktalarında bulunuyorlardı. Ve bunun sonucudur ki, bütün sorumluluğu içeri­deki direnişe mal ederek, uygun olmayan bir ortamda, devrimci cephenin içinden geçtiği zorlukları kavramadan harekete geçerek çatışmanın erken başlama­sına neden oldular. Hücre tipi hapisha­nelere yönelik yürütülmeye çalışılan si­yasi kampanya dışarıda henüz gelişmek­teyken, özellikle halk kesimlerine yöne­len saldırılarla hücre tipi saldırısının iliş­kisi kurulmamışken ve geniş halk kitlele­rinin soruna duyarlılığı yeterli seviyeye gelmemişken başlatılan eylem, 50. günle­rinde ciddi bir desteğe kavuşmuştur.
Ancak, değindiğimiz yanlış çizgi bu olumlu noktayı görememiş, devletin da­ha da geri adım atacağına kendisini ikna etmiş olduğundan gerekli taktikleri uy-gulayaınamıştır. Elbette ki devletin bu geri adımı, saldırının iptali değil, saldırı için zaman kazanmak amaçlı bir adımdı. Bu gerçeklik erken başlamış olan direniş eyleminin yukarıda belirttiğimiz zaafının giderilmesine yönelik bir taktik yönelime girilmesi gereğini ortadan kal­dırmaz. Eylemdeki amacın doğru kavran­ması durumunda sağlanan kamuoyu des­teği genel direnişin bir parçası haline ge­tirilebilirdi. Ancak dışarıdaki destek salt hapishanelerdeki hak alma mücadelesi­nin bir parçası olarak değerlendirildiği için bu amaca uygun taktik belirleneme­di.
Aydın, sanatçı, parlamenter, meslek odaları temsilcileri vd.den oluşturulan heyetlerle yapılan görüşmeler aracılığıyla devletle sürdürülen pazarlık neticesinde; 9 Aralık’ta yapılan Adalet Bakanlığı açık­lamasıyla kamuoyuna net bir şekilde ifa­de edildiği üzere, düşman geri adım at­mış; F tipi hapishanelerin açılışını süresiz ertelediğini ve “F tipi projesine ilişkin mi­mari yapıda değişiklik” dahil bütün düzen­lemeleri meslek örgütlerinden oluşan bir iradeyle paylaşmayı kabul etmiştir. Dev­letin, iradesini, yönlendirmesi altında ol­mayan kurumlarla paylaşmayı kabul etti­ğini kamuoyuna açıklamasına, bu gibi ey­lemlerde ilk defa rastlanmaktaydı. Dola­yısıyla bunun, hem Ölüm Orucu eylemi­nin içerdiği gücü ve hem de diğer alan­lardan verilen desteğin sürece güçlü katkısinı kavramak ve unutmamak açısından önemli bir gelişme olarak kaydedilmesi gerekir.
Bugün çok daha net görülebilmekte­dir ki, bu durumda eylemin bitirilmesi ve yeni bir taktik konumlanışa geçilmesi ge­rekiyordu. Daha 50. günde bu noktaya gelinmesi küçük burjuva yaklaşımlar ne­deniyle kavranamamış, saldırının ve bu saldırıya karşı direnişin bu aşamadaki ye­tersizlikleri, zayıflıkları önemsenmemiş ve daha da ileri gidilebileceği sanısına ka­pılmışlardır.
Bu süreçte yapılan görüşmelerde si­yasi ve taktik talepleri (DGM’lerin kaldı­rılması, TMY’nın iptal edilmesi) de pa­zarlık konusu yapanlar gerçekte eylemin zeminini yanlış noktaya kaydırmaktaydı­lar. Düşmanı kavramayanların, onun her zaman saldırı hazırlığı içinde olduğunu anlamayanların, sonrasında “zaten hazır­lık yapılıyormuş”, “arabulucu görüşmeleri, oyalama senaryosunun parçasıymış”, “10 Aralık’ta bıraksaydık yine de saldıracaklar­dı” şeklinde bu duruma getirdikleri açık­lama gerçekliğin eksik kavranışına işaret­tir.
Gerçek olan, faşist devletin saldır­mak için fırsatlar aradığı, bu fırsatları ya­ratma çabasında olduğudur. Gerçekliği salt bir yanı veya esas olmayan yanlarıy­la ele aldığımızda yanlışlarımızı, eksiklik­lerimizi görmezden gelmiş oluruz. Bunu dikkate alan bir politik tutum alınabilsey-di eğer, bu durumda (eyleme son veril­diği halde saldırılması halinde) hapisha­nelerde farklı biçimlerde devam edecek direnişin tecridi kıracak şekilde sonuç al­ma olasılığı; verilen sözde durulmaması ve gerçekleştirilen katliam nedeniyle ka­muoyunun çok daha büyüyecek deste­ğiyle mümkün olabilirdi.
19 Aralık saldırısına esas olarak ha­zırlıksız yakalanılmış ve belli başlı hapis­hanelerdeki direnişler dışında faşizm kısa zamanda, genelde umulmayan bir sürede hâkimiyet sağlamıştır. Katliam öncesi ko­şullarda faşist diktatörlüğün saldırı olası­lığını küçümsemenin, bu konuda eksik davranmanın küçük burjuva bir tutum olduğunu görmek ve bu tür hatalara kar­şı bilinçlenmek gerekir.
Saldırının ilk anlarında, içinde feda ruhunu taşıyan, bu anlamda saygıyı hak eden, ancak direnişin özü ile bağdaştır­madığımız, gerekçelerini ret ettiğimiz kendini yakma eylemleri hem kitle­ler nezdinde olumsuz tepkilere neden olmuş hem de düşmanın katliamdaki vahşetinin sınırsızlığını kolaylaştırmıştır. Düşman, anti-propaganda faaliyetlerinde bu eylemleri etkin bir şekilde kullandı. Bu sayede direnişin gerekçeleri ve etkisi zayıflatılmış; kendini yakma eylemleri katliama meşruluk kazandırmanın aracı haline dönüştürülmüştür. Tekrar belirt­mek gerekir ki, faşizmin bu iğrenç ikiyüz­lü politikası kendini yakarak direnişe kat­kı sunmayı amaçlayan devrimcilerin eyle­minin saygıdeğer olduğu gerçeğini; yan­lışlığına karşın bu eylemlerdeki devrimci özü ortadan kaldırmaz. Eleştirimiz, kendini yakan direniş şehitlerinin feda ruhuna saygımızı gölgelemez.
Katliam saldırılarına karşı gerçekleş­tirilen barikat direnişlerinde (özellikle Ümraniye, Çanakkale, Gebze, Bayram­paşa ve Çankırı’da daha güçlü olmakla birlikte) genel olarak ders alınması gere­ken kararlılık ve cesaret gösterilmiştir. Hem yoldaşlarımızın hem de direnişteki devrimci dostlarımızın bu andaki genel tutumları devrimci hareketin geleceği açısından takdir edilmesi, geleceğe taşın­ması ve övülmesi gereken niteliklere sa­hiptir. Bununla birlikte, kadro ve militan­larımızın özel olarak değerlendirilmesini gerektiren önemli olumsuzluklar da ya­şanmıştır. Bunun en önemli örneği katli­am saldırısına karşı gerçekleşen direniş esnasında zindanlar genelindeki temsilci­mizin megafonla yaptığı çağrı olmuştur. Farklı amaçları içerdiği iddia edilse de, bizlerin de mahkûm ettiği ve ideolojik bir kırılma olarak kabul ettiği bu tutum düşman tarafından bir teslimiyet çağrısı olarak gösterilmiş ve sunulmuştur.
Yukarıda değindiğimiz yanlış çizgi ne­deniyle zayıflamış olan kamuoyu desteği, zamanlaması açısından objektif olarak provokatif bir rol oynayan Çevik Kuvvet aracına saldırı eylemiyle bir yara daha al­mış ve 19 Aralık’taki katliama rağmen kitlelerin kendiliğinden gelişebilir olan tepkisi en alt düzeyde gerçekleşmiştir. Devletin kamuoyunu etkilemek amaçlı gerçekleştirdiği hamlelere doğru yanıtlar verilemediğini, kitle desteğinin önemli derecede zayıfladığını özellikle bu süreç için belirtebiliriz. Bu safhada, kitlelerin ileri unsurları, aydınlar, demokratlar bile; devlete ilişkin tahlilleri ile pratiklerindeki tutarsızlıkları, öngörüsüzlükleri, taktik zafiyetleri ve 19 Aralık katliamı esnasın­da yaşananlar nedeniyle devrimci hare­kete karşı güvensizlik yaşamaya başla­mışlardır.
Dışarıdaki sınırlı sayıdaki güçlerin ba­rışçıl eylemlilikleri ve etkisiz kalan kimi şiddet eylemleri dışında genel olarak yal-nızlaşan tutsaklar cephesi, eylemin ulaş­tığı sürenin yarattığı soru işaretlerinin de
olumsuz yönde etkisiyle kamuoyunu ye­niden harekete geçiren bir ivmeyi sağla­yamamışlardır. Unutmayalım ki bu dö­nem, aynı zamanda Şubat krizi ile birlik­te esnafları bile sokağa dökecek denli hızlı bir yoksullaşma ve işsizler ordusu­nun çığ gibi büyütülmesinin adımlarının atıldığı günlere denk gelmektedir.
Ölüm Orucu eylemi, F tiplerine şevkler büyük ölçüde tamamlandıktan sonra, katliam saldırısından on gün önce (9 Aralık 2000) Süresiz Açlık Grevine başlayan yoldaşlarımızın ve diğer örgüt­lerden devrimcilerin de katılımıyla dire­nişin merkezine oturmuştur. Üçlü (DHKP-C, TKP(ML), TKİP), erken ol­duğu için eleştirdiğimiz Ölüm Orucu eylemini devam ettirirken, diğer parti ve örgütler katliam ve hücrelere şevklerin sonuçlanmasından 25 ve 30 gün sonra Süresiz Açlık Grevi eylemindeki direniş­çilerden ekipler oluşturarak Ölüm Oru­cu eylemini başlattılar. Katliama ve hüc­relere karşı devrimci tutsaklar iki ayrı Ölüm Orucu eylemi ile direnişi sürdür­düler. Başından itibaren iki ayrı ira­denin direnişi olarak devam eden süreç bu aşamada da bu özelliğini korudu. 
Eski pratiklerin ortaya çıkardığı or­talama sürenin (70-80 gün) haftalar ve aylarla aşılmasına rağmen kayıpsız geçil­mesi ölüm orucu eyleminin gerçek olup olmadığı sorularını da beraberinde getir­di. Eylemi sürece yaymak amacıyla uygu­lanan ekipler taktiğine, B-l vitaminin alı­mının da eklenmesi ve giderek eylem içi kuralların da sulandırılması işi çığrından çıkarmış, esası bireysel ve kendiliğinden olmak üzere ihlaller meşrulaşmıştır. Ölüm Orucu eyleminin niteliği ve amacı ile bağdaşmaz gelişim süreci kendi içinde geleceğe taşınan önemli sorunlar barın­dırmıştır.
Bu durumun B-I’le ya da çeşitli cins­ten sıvı alımı ile açıklanması mümkün de­ğildir. Eylem, daha çok SAG’lerin asgari kurallarının da gerisine düşen bir niteliğe bürünmüştür. Bu süreçte, daha sonra devletin özel kanunlarla yasalaştırdığı zorla müdahalelerin bu olumsuz gidişata etkisi gözden kaçırılmamalıdır; ancak bu­nun sürenin uzamasında belirleyici etkiye sahip olduğu söylenemez. İlk şehidin ve­rildiği 21 Mart’tan (153. gün) sonra, Ni­san ayı boyunca kayıpların peşi sıra gel­mesiyle (19 şehit) kamuoyunda yeniden bir hareketlenme yaşanmasına karşın kendi içinde de inanç ve güven bakımın­dan zayıflayan eylemin yaptırım gücü önemli oranda düşmüştür.
Buna karşın, koşulların da etkisiyle, ölüm orucu eylemini olan haliyle sürdür­mekten başka bir olanak yakalayamayan, eylemi etkili bir niteliğe kavuşturmak, ge­ri noktalardaki kimi özelliklerini gider­mek için adım atamayan, eylemin etki gü­cünün önemli derecede zayıfladığını, ka­muoyu desteğini büyük ölçüde yitirdiğini ve düşmanın da bu duruma vakıf bir şe­kilde son derece rahat hareket ettiğini direnişin önderliği bir süre göremedi ya da buna uygun davranmakta zayıf davran­dı. Bunu görebilenlerin buna uygun poli­tikalar geliştirmede genelde zayıf kaldık­ları da bir gerçektir. Direniş önderliğinin bu zayıflığı ile yenilginin bütün koşulları tamamlanmıştır..
Bu safhada, bu süreçteki ciddi eleşti­rilerin muhatabı olması gereken DHKP/C’nin, sürecin başından beri dire­nişin yanında olan aydın, ilerici ve de­mokrat nitelikli kişi ve kurumlara karşı gösterdiği tepki, bu unsurları düşmanla özdeşleştiren tespitleri kesinlikle doğru değildir. Bu yaklaşımları sistemli olarak devam ettiren DHKP/C’nin eylemin yal-nızlaşmasındaki etkisi neredeyse belirle­yici düzeydedir.
Yaklaşık 1-2 ay sonra, düşmanın ha­pishanelerde direnişin devam etmesi, ölümlerin sürmesi, sorunun hapishaneler dışında da ağırlaşması üzerine tahliye po­litikası gündeme geldi. Bu tahliye operas­yonu aynı zamanda hapishanelerdeki di­renişin devlet açısından katlanılamaz de­recede büyük olduğunu da göstermekte­dir. Faşizmin teşhir olmayı ve uzun süre ağırlığını bir şekilde taşıyacak olmayı gö­ze alarak ölüm orucu eylemine 21 hapis­haneye operasyon yaparak son vermek istemesi, hücrelere şevki ölüm orucuna, gelişen kitlesel tepkiye rağmen gerçek­leştirmesi, ölümler pahasına böylesi bir katliama yönelmesi ve sonra da ölüm orucundaki devrimci tutsakları “sağlıkla­rı” nedeniyle tahliye etmesi birbirine uy­gun iki yönelim içermiyor; burada yöne­lim değişiyor.
Eyleme kesin son vermek amacı taşı­yan bir katliam saldırısı ve kendi içinde doğal tasfiyeyi barındıran bir tahliye ope­rasyonu… Ki düşman, burada eylemin dışarıya daha büyük oranda taşınması ris­kini de almaktadır. Tahliyelerin sonucun­da ölüm orucu eyleminin güç kaybetme­si, devletin tahliye etme politikası nede­niyle değil, devrimci iradenin, ölüm oru­cu direnişçilerinin önemli bir çoğunluğu­nun tahliyelerin gerçek nedenini; devrim­ci direnişin gücü ile tahliyelerin gerçek­leştiğini yeterince kavramaması ve buna uygun bir direniş hattı oluşturamaması nedeniyle mümkün olabilmiştir. Tahliye­lerin olumsuz etkisi açığa çıktıkça devlet bu politikayı sürdürmüştür. Dolayısıyla bu politikayı “devletin, devrimci hareketi önemli bir tasfiye sürecine sokmak ama­cıyla uyguladığı politika” olarak değerlen­dirmek yanlıştır. Doğru olan, bu politika­nın bu sonuca sadece bir zemin olmuş olmasıdır. Tahliye politikası devletin içine düştüğü zorlanmaya bir örnek olarak gösterilebilir.
Buna karşın devrimci irade düşmanın bu operasyonunu kendi lehine çevirecek yeteneği gösteremedi. Oluşmuş olan ye­nilgi koşullarını tersine çevirecek irade ortaya konamadı. Bu irade dışarıda ölüm orucu eyleminin bir bütün olarak sahiple-nilmesi, güçlendirilmesi, çeşitli eylem bi-çimleriyle devam ettirilmesi, eylemdeki inisiyatifi güçlendirerek devam ettirilmesi ile ortaya konabilirdi ancak. Partimizin bu yönlü yaklaşımı pratikte yaşam bulmadı. DHKP-C’nin dışarıda ölüm orucu ekiple­ri ve direniş evleri oluşturması, buralarda şehitler verilmesi, TKP(ML) ile birlikte tahliye edilenlere eylemi dışarıda devam ettirmesi direnişe önemli bir katkı sunmamıştır. Çünkü, ölüm orucu eylemi dı­şarıda daha fazla parçalanmış, üçlünün çizgisi ve tutumları eylemi daha fazla marjinal kılmıştır.
Devletin gerek TMY’nın 16.madde­sinde yaptığı “değişiklik” ve “infaz hâkim­liği”, “izleme kurulları” yasaları ile genel­geler vasıtasıyla açık görüş, telefon, ortak alanlar vb. konulardaki düzenlemeleri, gerekse de zorla müdahale yönteminden, tahliyelere kadar izlediği bütün taktikler, eylemin başarı olasılığını tümüyle ortadan kaldırmıştır. Bir aşamadan sonra eylemin mümkün olduğunca ortak bir kararla bi­tirilmesi anlayışı doğru olmuştur. Eylemin yenilgi aldığının kabul edilmesi ya da ölüm orucu eylemiyle elde edilebilecek somut bir kazanımın kalmadığının anlaşılması kendi başına eylemin sonuçlandırılması için yeterli tespitler değildi; bunun için eylemin bütün bileşenlerinin bu tespite katılması yönünde çalışmalar yapmak ve olabilecek en geniş ortaklıkla eylemi son-landırmak gerekirdi. Bu, belli gecikmele­re, yetersizliklere karşın başarıldı.
Süreci belirleyen, eylemin yenilgiyle sonuçlanmasına neden olan esas etmen direnişin başından itibaren tek bir irade tarafından yönlendirilememiş olması, bu­nun bir sonucu olarak parçalı duruşların sergilenmesi, yanlış, eksik yaklaşımların bu parçalı duruşlar içinde kendini güçlü bir şekilde uzun süreli korumasıdır. Bu eksik ve yanlış yaklaşımların bütün parti ve örgütler için geçerli olduğu söylenme­lidir; ama daha çok da eylemin parçalı başlamasına neden olan ve bunu gider­mek için neredeyse hiçbir çaba harcama­yan (çoğunluğu dikkate almak, hapishane gerçekliğinde eylem birliğini esas almak) örgütlerin bu konudaki hatalı tutumları özellikle yanlıştır.
Faşist diktatörlük gerçekleştirmek için uzun süredir fırsat aradığı, bunun için çeşitli biçimlerde ve zamanlarda provo­kasyonlar tertiplediği hücre tipi saldırısı için en elverişli koşulları saldırının ger­çekleştiği zamanda bulmuştur. Hapishane eylemlerinin belli ölçülerde, özellikle de DHKP/C’nin küçük burjuva sol sekter yaklaşımlarının sürece egemen olmasının bir sonucu olarak etki gücünü kaybetme­si, kanıksanır hale gelmesi, elde edilen ka-zanımların değerinin kavranamaması dik­tatörlük karşısında devrimci tutsakları gi­derek hareketsiz kılmıştır.
Ölüm Orucu eyleminin başarısızlığın­da tüm bunlar kadar objektif şartların da etkisi vardır. Eylemin yanlış başlaması, devrimci iradenin birlikte hareketinin sağlanamaması, dışarısının bu direnişe ol­ması gereken katkıyı sağlayamaması ve sonuç olarak direnişin hapishanelerle sı­nırlı bir direnişe dönüşmesi yenilginin ön-lenemezliğini içinde taşıdı. Bazı yenilgiler, bir aşamadan sonra kaçınılmaz olur. 2000-02 Ölüm Orucu eylemi devrimci hareketin gerilediği, devletin ise saldır­mak için her fırsatı değerlendirmek duru­munda olduğu bir süreçte gerçekleşti. Taşınan zaaflar, genel kavrayışsızlık ve bu objektif zemin yenilginin parçalarını oluş­turmaktadır.
Hapishane Direnişinin iki ayrı irade tarafından sürdürülmesinin somut kaza-nımların elde edilememesindeki payı önemli düzeyde olmuştur. Başından itiba­ren, direnişi hapishanelerdeki hak alma mücadelesi olarak kavrayan, genel direni­şin bir parçası olarak hareket etmeyen üçlünün tavrı hapishanelerdeki eylem birliğini de zaafa uğratmıştır. Bu tavrın genel karakterine vurgu yaparsak eğer:
DHKP-C’nin belirlediği bu çizgi; zin­dan direnişini tek eylem biçimine indirge­yen, düşmanı taktik açıdan küçümseyen, devlet tahlili sakat, kitlelerin yerine bir avuç öncünün mücadelesini koyan, zin­dan direnişi üzerinden iktidar mücadelesi yürütmeye çalışan, kitlelerin duygularına oynayan, aceleci, toptancı, kolaycı, sol görünümlü ancak sağcı ve maceracı bir çizgidir. Bu çizginin süreci önemli oranda belirlediği bir gerçektir.
Ölüm orucu gibi eylemlerde kamu­oyunun oynayacağı rolü yer yer abartan yerine göre de küçümseyen bir yaklaşım­la somut şartları değerlendiremeyen; düşmanın, kitlelerin ve direniş güçlerinin durumunu tahlil edemeyen, devrimin çı­karlarını gözetmeyen, meseleyi küçük burjuvazinin kaypak, kitlelere güvensiz sı­nıf karakteriyle ele alarak tutarsız, denge­siz, kendiliğindenci bir politikayla yol alan bu çizgi, yaptığı ağır taktik hatalar sonucu yenilgiye uğramıştır.
Siyasal talepleri taktik ve propaganda amaçlı değil, stratejik tarzda ileri süren, düşmanın niteliğini kavramayan, içinde bulunduğu şartları ve güçler dengesini hiç dikkate almayan bu anlayış özellikle ha­pishanelerdeki mücadelenin bir direniş zeminine sahip olduğu gerçeğini göz ardı etmektedir.
2000-02 Ölüm Orucu eylemi; başla­tılma tarihinden, taleplerine, düşmanla yürütülen pazarlıktan, belirlenen taktikle­re ve taktiksizliklere, eylem içi kurallar­dan, müttefik güçlerle ilişkilere kadar bir dizi belirleyici ve etkileyici konuda önem­li yanlışlarla sürdürülmüştür. Bu olumsuzluğa hapishane örgütlülüğümüz de önemli derecede ortak olmuştur. Kimi yanlışları eleştirmekle beraber, kimilerin­den etkilenmiş ve kimilerine de eklemlenmiştir. (…)
Partimiz hapishanelere yönelik saldırı hazırlığının devam ettiği, buna karşı, özel­likle dışarıda, saldırı dalgasının püskürtül­mesi için özel bir çalışma yürütülmesi ge­rektiği konusunda genel politikalar belir­lemişti. Buna rağmen bu politikaların ha­yata geçmesini sağlayacak örgütsel dü­zenlemeler gerçekleştirilememiş ve pra­tik adımlar atı lamam ıştır. Önderlik düze­yinde alınan darbenin sonucu yaşanan da­ğınıklığın ve parti örgütlülüğünde yaşanan koordinasyon zafiyetinin giderilmesi, bunlara ek olarak konferansa hazırlık sü­recinde olunması örgütsel düzenlemele­rin hapishane merkezli direnişe göre ör­gütlenmesini zaafa uğratmıştır. MK’nın gerçekleştirmekle karşı karşıya kaldığı görevler ve genel dağınıklık gelişen hapis­hane direnişine ve 19 Aralık katliamına karşı sorumluluklarını yerine getireme­mesine neden olmuştur. (…)
PMK’nın bu süreçteki yaklaşımının eksiklikler taşıdığı açık bir gerçek olmak­la birlikte, örgütün genel direnişe göre hareket etmesi, hapishanelere yönelen saldırılara karşı çalışmalara öncelik ver­mesi, bu yönlü bir kampanya içinde olma­sı kısmen bir olumluluğu barındırmakta­dır. (…) Üçlü ile arasına 50 günlük uzun bir süre koymak suretiyle destekçi konu­muna düşüp eylemin inisiyatifinde etkili olma şansını yitiren, eylem içi kurallar konusunda ısrarlı davranmayan ZGK (Zindanlar Genel Komitesi) esasta PC çizgisine mahkum bir konumda akıntıya kapılmıştır. (…)
Merkezi önderliğin, eylemin inandırı­cılığını yitirdiği, kamuoyu desteğinin dibe vurduğu koşullarda, henüz şehitler veril­memişken yaptığı, “eyleme nitelik kazan­dırma amaçlı hamle” önerisi de dikkate alınmamış, kendiliğindenciliğin ve öznelci­liğin batağından çıkılamamıştır. Bu hamle, mevcut direnişçilerin, eylem içi kurallar­daki esnemenin tersine daha sıkı kuralla­rı benimseyen bir hareket tarzı tuttura­rak öne fırlamaları ve hem direnişin bü­tününü doğru bir hatta çekme hem de inisiyatifi ele geçirmeye yönelik bir amaç taşımaktaydı. (…)
ZGK’nın eylemin öncesinde Bayram­paşa’da yürütülen CMK bünyesindeki tartışmalarda savundukları görüşler parti çizgimiz doğrultusundadır. Şubat 2000′de yoğunlaşan ve bu ayın ortalarfcıda yapılan panelle kitlelere de açılan tartışmalarda, temsilci yoldaşlarımızın ileri sürdüğü gö­rüşler isabetlidir. Yoldaşlarımız; hücre saldırısının stratejik önemde ele alınması gerektiğini, bu projenin hâkim sınıfların tüm halk kitlelerine yönelik topyekun sal­dırının bir parçası olarak gündeme getiril­diğini, buna karşı uzun süreli bir mücade­lenin gerekeceğini, bu süreçte tek bir ey­lem biçimine bel bağlanamayacağını, birçok eylem, hamle ve taktikle yol alınaca­ğını, ilk etapta ağırlığın dışarıda yürütüle­cek faaliyetlerde bulunacağı, saldırının başlamasıyla motor gücü içerideki direni­şin oluşturacağını, ölüm orucuyla saldırı­nın püskürtülmesinin hedefleneceği, püs-kürtülememesi halinde farklı mücadele biçimlerinin devreye girmesi gerektiğini, bu savaşımda içeride ve dışarıda en geniş güçlerin birlikteliğinin sağlanmasının ha­yati önemde olduğunu savunmuşlardır.
Ölüm orucuna başlanması konusunda ise devletin somut bir adım atmasının (açılış yapması, personel ataması, herhan­gi bir biçimde sevk yapması vb.) gerekti­ğini savunmuşlar, bir an önce başlanması­nı ileri sürerek Ağustos sonu, Eylül vd. tarihleri telaffuz eden üçlünün görüş ve önerilerine, kamuoyunun durumu, saldı­rının somutlanması açılarından erken ol­duğu gerekçeleri ile karşı çıkmışlardır. Tartışma yürüten temsilci yoldaşlarımız, DHKP-C ve diğerlerinin başlama kararlı­lığı ve basıncı karşısında, erken bulmakla beraber, Kasım ayı içerisinde meclisin açılışı, TMY 16. madde değişikliği ile ilgili yasa tasarılarının şevki, af planlarının so­mutlaşmasının gözlenerek tarih saptan­masını ve ortak başlanılması gerektiğini savunmuşlardır. (…)
Eylemin nitelik kaybını göremeyen, kamuoyunun durumunu değerlendireme­yen, düşmanın eyleme rağmen sağladığı avantajı yeterince tahlil edemeyen yol­daşlarımız, direnişe objektif olarak ön­derlik etmekte olan sorumsuz, maceracı DHKP-C çizgisini alt etmeyi başaramamış ve genelde seyirci, destekçi konumda kal­mıştır. Diğer devrimci güçler gibi parti güçlerimizin de, yenilgisi kaçınılmaz olan -hatta o tarihte kesinleşmiş bulunan- bir eylem hattında zarar görmesine, kayıplar vermesine ve genel olarak devrimci güç­lerin kitleler nezdinde güven yitirmesine yol açan yanlışlığa ortak olmuşlardır. (…)
19 Aralık’tan hemen sonra ve Nisan ayında peş peşe şehit verildiği haftalarda MK sürece yön verebilecek eylemlerin örgütlenmesinde pasif kalmış, gerçekle­şen kimi eylemler ise sürecin ağırlığını ta­şıyacak düzeyden oldukça uzak kalmıştır, illegal ve askeri düzeyde oldukça etkisiz kalan parti faaliyetlerine karşın, açık alan­da daha çok tutsak yakınlarının ve bu alanlarda faaliyet yürüten yoldaşlarımızın ısrarlı çabaları uzun süre devam etmiştir. Devletin yoğun saldırıları bu alandaki fa­aliyetin genişlemesini, kitleselleşmesini önemli derecede etkilemiştir. (…)
Ölüm Orucu eyleminin bitirilmesi yö­nünde 5. toplantıda alınan karar eylemin niteliğine uygun olarak diğer parti ve ör­gütlerin görüşlerinin de alınması ve ortak bir açıklama ile sonlanması gerektiği anla­yışıyla hayata geçirilmiştir. Bu
kararın 5. toplantının kararlarında açıkça ilan edil­memesinin nedeni de budur.
Daha sonra kamuoyuna sunulan açık­lama bu aşamada şekillendirilmiş ve üçlü de dahil olmak üzere diğer tüm parti ve örgütlerle tartışılmıştır. Bu süreçte üçlü­nün politikalarında da farklılıklar oluşmuş ve DHKP-C dışındakiler ölüm orucunun sonlandırılması anlayışını benimsemişler­dir. Ölüm Orucu eylemini sürdürmekte olan tüm parti ve örgütlerin katılımını öncelikli olarak benimsememize karşın, DHKP-C ve TKEP/L’nin olumsuz tutumu nedeniyle eylem başladığı gibi yine parça­lı olarak sonuçlandırılmak zorunda kaldı. Açıklamada şunlar belirtilmiştir:
“…Faşizmin bütün pervasızlığıyla yürüt­tüğü ve şimdiye kadar 9 / devrim Ölüm Oru­cu savaşçısının hayatına mal olan, yüzlerce arkadaşımızı sakat bırakan saldırılara karşı sürdürdüğümüz büyük direnişte yeni bir ev­reye geldik. Hücre ve tecrit demek olan F ti­pi ile kişiliksiz ve kimliksiz hale getirilmek is­tenen devrimci tutsaklar olarak değişik mü­cadele araç ve biçimleriyle başlattığımız ve Ölüm Orucuna dönüştürdüğümüz eylemi­miz yeni bir biçime kavuşturulacaktır. …tari­hinden itibaren Ölüm Orucu eylemini, direni­şi zafere ulaştırmak amacından taviz verme­yerek sonlandırıyoruz. Sonlandırılanm sade­ce direnişin ölüm orucu boyutu olduğunu, sürmekte olan hücre ve tecrit saldırısına kar­şı mücadelemizin kesintisiz, zafere kadar devam edeceğini bir kez daha ilan ediyo­ruz.”
“Devrimci tutsakların teslim alınamaya­cağı şimdiye kadar yürüttüğümüz mücade­leyle defalarca açığa çıkmıştır. Bu saldırıları da püskürtecek, hücre ve tecrit terörünü ye­neceğiz.”
“F tipi hücre saldırısıyla devrimci tutsak­ların birliğini bozmayı amaçlayan faşizm tüm toplumu da daha korkunç bir esaret al­tına almayı istiyor ve alıyor. Hayatın hücre-leştirildiği ve bunun devam edeceği çok net bir şekilde açığa çıkmıştır. Taleplerimiz işçi ve emekçilerin de talepleridir. Devrimci tut­saklar kendilerine yönelen esaret zincirine izin vermedi vermeyecek. Ezilenler devrimci tutsakların yolunu görecek ve bu yolda yürü­yecektir. Tüm ezilenleri bu taleplerimizi sa­hiplenmeye, hücre ve tecrit terörüne karşı mücadele etmeye çağırıyoruz.”
Eylemin Sonuçlarının Değerlendirilmesi
Ölüm Orucu eylemi, düşmana karşı bütünlüklü bir karşı koyusu ve direnişi temsil etmesi bakımından ideolojik anlam­da devrimci bir duruşa karşılık gelmekte­dir. Buna karşın, başından itibaren olması gereken içeriği kazanamamıştır. Eylem ge­nel direnişin bir parçası olarak şekillendirilememiş, kitlelerin karşı karşıya bulun­duğu topyekûn saldırıya karşı örgütlen­mesi gereken bir sürecin dinamiği olama­mıştır, ilk dönemde yakalanan kitle deste­ği eylemin hapishanelerdeki hak alma mü­cadelesine indirgenmesi ve düşmanın bo­yutlu saldırısı ile kısa zamanda zayıflamış, etkili olmaktan çıkmıştır. Hapishanelerde somut kazanımlar elde etme gücü de za­yıflayan eylem sonuçta, başta belirlenen
hedeflerine ulaşamamıştır. Bu sonuca ge­linmesinde 1996 Ölüm Orucu eylem raporunda belirtilen şu genel anlayışa uy­gun davranılamamasının belirleyici oldu­ğunu vurgulamak gerekir:
“Bugün içinden geçtiğimiz süreç, ege­menlerin krizinin iyice derinleştiği, krizi atla­tabilmek için politikalarında “köklü” değişik­liklere gitmek zorunda kaldıkları ve bu “ye­ni” politikalarını bir türlü hayata geçiremedikleri, tıkandıkları bir süreç. Topyekûn saldı­rı politikasının bir halkası olarak gelişen ce­zaevlerine yönelik saldırılarının böyle bir ey­lemle püskürtülmesi sadece cezaevleri açı­sından bir takım kazanımlar/ değil sürecin devamı açısından somut avantajları da ya­ratmıştır. Bu süreci, bu avantajları değerlen-direceksek eğer, basmakalıp yaklaşımlardan kurtulmak, sürece ilişkin somut politikalar belirlemek zorundayız. Deneyimlerimizi de­ğerlendirerek bu politikaları derinleştirmek zorundayız.”
“Topyekûn saldırıya karşı, bir dizi kam­panyayı içeren bir süreç başlatılmalıdır. Tüm kampanyalar için topyekûn saldırıya karşı genel bir slogan belirlenmeli, her kampanya ele aldığı sorunu diğer sorunların bir parçası olarak işlemelidir.”
’96 Ölüm Orucu sonrası süreçte, ha­pishaneler dışında, topyekûn saldırının di­ğer parçalarında hemen hiçbir etkin pra­tik hat izlenemediği bir gerçektir. Hapis­haneler dışında kitlelerin karşı karşıya kal­dığı saldırılara yönelik yeterli çalışmalar yapılamamış, kampanyalar örgütleneme­miş, kendiliğinden gelişen kimi hareketler­den ise uzak durulmuştur. Hapishane di­renişinin kimi dönemlerde abartılarak ge­nel direnişin kendisi gibi görülmesi ya da genel direnişin hapishanelere endeksli ge­liştirilebileceği anlayışlarının ise burada belirtilen yaklaşımla bir ilgisi yoktur. Ge­nel direniş ile hapishane direnişlerinin iliş­kisinin), ikincisinin birincisinin sadece bir parçası olarak kavranması durumunda doğru kurulabileceği gerçeği göz ardı edil­memelidir.
Topyekûn saldırıya karşı örgütlenme­si gereken genel direniş Ölüm Orucu ey­lemi özgülünde bugün için bir yenilgi al­mıştır. Eylem öncesindeki kimi kazanım-larımızı bu süreçte kaybettik. Güçlü bir direniş odağı olan hapishane örgütlülüğü­müz önemli bir darbe almıştır. Genel di­renişin örgütlenmesinde önemli bir yeri olan eylem birliği anlayışının somutlandığı CMK’nın etkisizleşmesi ile yara almıştır.
Direnişlere damgasını vuran sol sekter anlayış en son bugüne kadarki en güç­lü eylem birliği örgütlenmesi olan CMK’yı da etkisizleştirmiş ve fiilen bir dağılma ile yüz yüze bırakmıştır. F tipi saldırısını gö-ğüsleyen, düşmanın daha ileri adımlar atarak devrimci güçleri teslim alan, dev­rimci iradeyi kıran bir aşamaya geçmesini engelleyen yanıyla ölüm orucu eylemi; ideolojik olarak karşı-devrimci güçlerin amaçlarına ulaşmalarının önüne set çek­miştir. 50′yi aşkın şehit ve 400′ü aşkın gazisiyle elde ettiği bu sonuç, bu rolünü bi­tirilmeden yaklaşık I yıl öncesinde ta­mamladığı halde eylemin sürdürülmesiyle ortaya çıkan tablo ise, taleplerinin hiç bi­rini elde edememesi, somut bir kazanım sağlayamaması nedeniyle bir yenilgi ola­rak görülmelidir.
Zindan direnişlerinin en önemli silahı işlevsizleştirilmiştir. Bundan sonra kulla­nılması gerektiğinde, son tecrübe önce­sindeki biçimiyle, kesin kuralları ile dev­reye sokulması şarttır. Bu durumda, bü­yük bedeller ödenerek yol alacağı ve eski işlevine kavuşmasının ağır bir karşılığı ge­rektireceği görülmelidir.
Eylemin başarısızlığa uğradığı düşün­cesinin gelişmesi ve bunun sonucu olarak kitlenin destekçi konumdan belirleyici ko­numa terfi ettirilmesi ile direnişin öznesi ve belkemiği pozisyonundaki devrimci ve komünist tutsakların ciddi bir bölümü, ey­lemde taşıdıkları sorumluluklarından ve “ölüme yürüyüş” olgusundan kopmuşlar­dır. Direnişçilerin saflarındaki dejeneras­yonda, eylemin süreye yayılması ve “ölüm” olgusunun alternatif olmaktan çı­karılarak oynanabilir bir taktik şeklinde ele alınmasının büyük rolü vardır.
Bu eylem özelinde partimizin ve diğer devrimci güçlerin ideolojik, politik ve ör­gütsel yeteneği test edilmiş, ideolojik ba­kımdan gösterilen duruş, politik ve pratik bakımdan uğranılan açık yenilgi karşısında gölgelenmiştir. Ağır basan ve açığa çıkan yön, sınıf mücadelesinin diğer alanlarında ve genelindeki kopma ve zayıflamayı ta­mamlamaktan öte, daha da gerilere götü­ren bir etki yaratacağına işaret etmektedir.
Ölüm Orucu direnişi mevcut kadro ve militan düzeyimizi de ortaya çıkardı. Kadro yapımız devrimin inişli çıkışlı yapı­sına, keskin dönemeçlere büyük oranda hazır değildir. Kaybetmeye hazır olma­yan, sınıf mücadelesini dar alanlara ve za­manlara sıkıştıran, kendini bütün müca­delenin bir parçası olarak kavramaktan henüz uzak olan yaklaşımlar azımsanma-yacak derecede güçlüdür. Devrim uzun süreli bir mücadele olduğu halde, bu mü­cadelede yenilgiler alacağımız kesin oldu­ğu halde kadrolarımızın önemli bir kısmı bunu kavrayamadı. Sadece direnişteki yoldaşlarımız için değil, bütün için bu bir gerçektir. Ölüm Orucu eylemi ile ilgili değerlendirmeler yapılırken mücadelenin zor koşullarına dayanıklı kadroların öne­mine özel bir dikkat çekmek zorunludur. Ölüm Orucunun bir sonucu olarak tahli­ye oldukları halde birçok militanımızın mücadeleye sırtını dönmesi bunu daha da zorunlu hale getirmektedir.
Devrim mücadelesinin kaçınılmaz duraklarından birisi olan, bundan ön­ce olduğu gibi yarın da binlerce, on binlerce yoldaşımızı ve devrimcileri ağırlayacak zindanların stratejik öne­mi partimize ve parti kitlemize kavratılmalıdır. Son ölüm orucu eyleminin yenilgiye uğramasında tayin edici rol oynayan ve bugüne kadar ciddi bir hesap­laşma yaşamamakla da hataya düştüğü­müz çizgi ve anlayışlar açıkça mahkûm edilmelidir.
Zindanları temel mücadele alanı ola­rak ele alan, direnişi ölüm orucuyla öz-deşleştirerek kolaycılığa kaçan, böylelikle aslında devrimci direngenliği körelten ve pasifize eden, kitlelere güvenmeyen, dev­rimci iradeyi kısırlaştırarak zayıflatan sol görünümlü maceracı anlayışlarla aramıza kalın bir çizgi çekmeliyiz.
Sonuç
Önümüzde başta işçi sınıfı olmak üze­re diğer ezilen kitlelerin karşı karşıya bu­lunduğu saldırılara karşı genel direnişi ör­gütleme görevi durmaya devam etmekte­dir. Halen devam etmekte olan hücre saldırısına karşı mücadeleyi ancak bunun bir parçası haline getirirsek ileri noktala­ra taşıyabileceğimiz unutulmamalıdır. Ha­pishanelerde kaybedilen mevziler dev­rimci mücadelenin, kitlelerin devrimci sa­vaşının kaybedildiği, karşı-devrimci saldı­rının tamamlandığı anlamına gelmiyor. Aksine, saldırısını tamamlayamadığı gibi, karşı-devrimin bu saldırıdan başarıyla çık­ma olasılığı da yoktur. Onlar kaybetmeye mahkûm bir saldırı gerçekleştirmektedir­ler. Bizler ise kaybetsek de öğrenerek zafere giden bir yolda mücadele sürdür­mekteyiz.
Ölüm Orucu eyleminden öğrenme­miz gereken ilk şeylerden biri bu eylem hakkında öteden beri savunduğumuz il­kelerin kesinlikle yeniden tesis edilmesi gerektiğidir. Çünkü hem Süresiz Açlık Grevi hem Grevi hem de Ölüm Orucu eylemi, ha­pishaneler direnişi bir bütün olarak de­ğerlendirildiğinde kaçınılmaz olarak gün­deme gelecek eylemlerin en ileri biçimle­ridir. En ileri biçimleri olmaları itibarıyla eylem biçimi olarak en son başvurulması gereken eylem biçimleridir. Son eylemde nitelik kaybına uğrasa da bu süreçteki en önemli kazanımımız olan “teslim olma­ma” duruşunu ölüm orucu ile yerine ge­tirebildik. Düşmanın sonuna kadar dağıt­mayı amaçladığı direniş esasta ölüm oru­cu eylemi ile doruk noktada tutulabilmiş-tir. Bu durumda şunların altını önemle çizmek doğru olacaktır.
Ölüm orucundaki temel unsur, esas yaptırım gücü kişi/kişilerin talepleriyle il­gili olarak, canlarına önemli ölçüde zarar verecek, tehlikeye atacak derecede du­yarlı, kararlı ve ısrarlı olduklarının ortaya konulmasıdır. Bunun kesiştiği nokta, ölü­me giden yolda ne kadar tutarlı hareket edildiğinin gösterilmesidir. Böyle hareket edildiğinin en açık kanıtı, ortalama süre içerisinde bu durumun sonuçlarının orta­ya çıkmasıyla gösterilmektedir. Aksi hal­de “ölüm” olgusu alternatif olmaktan çık­makta, “ölme kararlılığı” gösterilememiş olmaktadır.
Eylem, eski ve belirli oranlarda sonuç elde eden örneklerde de görüldüğü üze­re 2-3 aylık sürenin ötesine yayılabilecek
özellikler taşıyamaz, taşımamalıdır. Nite­kim 2-3 aylık sürede şu veya bu şekilde kesin sonuca götürecek 50′yi aşkın şehit, yüzlerce gaziyle ortaya konulan yaptırım gücü, bu süre uzadıkça ölüm orucu özel­liğini yitirmektedir. Ölüm Orucu eylemi­nin kanıksanır hale gelmesi, hapishaneler­de ölümün kanıksanır hale gelmesi bizle­rin tercih edeceği ya da neden olacağı bir tutum olmamalıydı. Bunun doğru bir noktaya evrilmesi gerekmektedir.
Bu eylem süresince görüldü ki, sınıf mücadelesinin mevcut şartları doğru kav-ranmadıkça tek tek parçalarda kazanım­lar elde etmek esasen mümkün değildir. Gerek hapishanelerde ve gerekse de di­ğer alanlardaki bütün çatışmalar sınıf mü­cadelesinin genel durumuna ve gidişatına göre ele alınmak ve yönetilmek zorunda­dır. Parti bu yönetimi başarmakla sorum­ludur. Parti önderliği bu özelliği geliştir­mekle görevlidir.
Topyekûn saldırı gerçekliği kavrana-madığında hapishanelerdeki direnişin kavranabilmesi ve doğru bir politika ile savunulması başarılamaz. Direnişin halk kitleleri tarafından sahiplenilmemesinde ya da sahiplenmenin dar bir kesimle sınır­lı kalmasında devletin vahşi saldırılarının etkili olduğu bir gerçektir; ancak yenilgi­de belirleyici nokta izlenen politikanın bu konuda zaaflar içermesidir.
“… Bir kere, genel direniş boyunca top­yekûn saldırıya karşı mücadele daha iyi is­tenmeli, somut bir slogan olarak kitle göste­rilerinde vb. ortaya konmalıydı” 1
“Bugün cezaevlerine yönelik saldırılar hala devam ediyor. Cezaevleri önümüzdeki günlerde yine gündemimize oturmaya de­vam edecek. Genel direniş sürecinde yaşa­nan hantallık, ancak bu sorun belırhnvn kampanyalar süreci içinde ele alındığında, farklı kesimlerin harekete geçirilmesi de he­deflendiğinde, bu yönlü somut adımlar üze­rine şimdiden kafa yorulduğunda aşılabile­cektir. Bunun için OPK’nın bir yönelim ola­rak partinin önüne koyduğu “yüzünü sınıf mücadelesine dönme” anlayışı pratiğe geç­mek zorundadır. Bugün mevcut koşullar bağrında, sınıf mücadelesine iradi olarak yön vermede, önderlik etmede ileri adımların atı-labilmesinin olanaklarını da taşıyor. Bu ta­mamen bizim süreci ne denli kavradığımıza, bu kaygıyı ne denli taşıdığımıza bağlı bir so­run.” (Komünist 33…..Alan Eylem
Raporu)
1996 Ölüm orucu eylemi raporundan alıntıladığımız bu bölüm son ölüm orucu eyleminin gerçek zaafını da ortaya koy­maktadır. Ne öncesinde (ki bu belirleyi­cidir) ne de eylem sırasında parti örgüt­lülüğümüz bu zaafı giderememiştir. Parti örgütlülüğümüz hapishanelerdeki direni­şi, başta işçi sınıfı olmak üzere halk ke­simlerinin karşı karşıya kaldığı, kendiliğin­den karşı koyuşlar gerçekleştirdiği özel­leştirme, sendikasızlaştırma, tarımsal üretimin kısıtlanması, sosyal hakların gasp edilmesi gibi sorunlara karşı çok ge­ri seviyelerde tavır geliştirebilmiş, bu alanlarda önderlik rolünü oynamamıştır. Yine, direniş sürecine rastlayan Afganis­tan işgaline ve daha sonra da Irak işgaline karşı da mücadele parti örgütlülüğünün gündemine yeterince oturtulamamıştır. Oysa hapishanelerde gerçekleşen saldırı ve buna karşı gösterilen direniş hem bun­larla ilişkilidir ve hem de bu alanlardaki devrimci çalışmalara güç verebilir nitelik­tedir.
Sınıf mücadelesinin diğer alanla­rındaki sorunlara yabancılaşan her­hangi bir alandaki direniş ne kadar güçlü olursa olsun iktidar mücade­lesine kayda değer bir kazanım su­namaz. Uzun sürdüğü ölçüde de kendi içinde gerilemeler yaşaması kaçınılmaz hale gelir. Bu, sadece hapishanelerdeki mücadelenin değil, bütün diğer alanlarda­ki mücadelelerin bir özelliğidir. Herhangi bir sendikanın da vereceği mücadele ikti­dar mücadelesinin bir parçası olarak ele alınmadığı durumda, salt hak alma müca­delesine dönüşür ve bu konuda dahi ye­terli bir gelişim sağlayamaz. Bunun ör­nekleri sınıf mücadelesi tarihinde çokça vardır.
2000-02 Ölüm Orucu eyleminin be­lirgin zaaflarından biri budur. Bu zaaf sa­dece hapishane örgütlülüğünün ve direni­şinin değil, bir bütün devrimci mücadele­nin bir zaafı olarak yaşanmıştır ve hala ya­şanmaya devam etmektedir.
Uzun süreli mücadelelerin ilkeleri, ya­saları vardır, kısa süreli çatışmaların ilke­leri, yasaları vardır. Kısa süreli olması ge­reken çatışmalarda uzun süreli mücade­lelerin kuralları hayata geçirildiğinde,na­sıl ki sağcı bir hat izlenirse, uzun süreli olması gereken mücadelelerde kısa süreli çatışmaların ilkeleri yasalari vardir.Kisa sureli olmasi gereken çatismalarda uzun sureli olmasi mucadelelerin  Hapishaneler­deki genel mücadele uzun sureli bir yapıda oldugu halde, belli bir saldırıya karşı direniş kisa sürelidir. Saldırılara karşı ha­zırlık uzun sure alacağı halde, saldırıya karşı direniş hapishanelerde kısa süreli olmak durumundadır. Hapishanelerde örgütlülükler, direnişler her koşulda ge­nel devrimci mücadelenin seyri ile onun gücü ile doğrudan ilişkilidir. Hapishane­lerdeki dengeleri, her şeye rağmen kendi lehimize değiştirme olanağımız her za­man kısıtlıdır.
Devrimci kendini “hak alma” müca­delesi ile sınırlamayacağı gibi, her alanda sürmekte olan mücadelenin iktidar sava­şının bir parçası olduğunu da bilerek ha­reket etmek durumundadır. 2000-02 Ölüm Orucu eyleminde hapishanelerde­ki direniş genel devrimci mücadeleye rağmen ele alınmış ve geliştirilmek isten­miştir. Özellikle üçlü’nün tavrında bu çok açık bir yanlıştır. Parti örgütlülüğümüz bu yanlışa çok defa dikkat çektiği halde, ken­disi de aynı yanlışa düşmüş, yanlış çizginin eylemdeki inisiyatifini esasta kıramamış­tır.
2000-02 Ölüm Orucu eylemi bağrın­da taşıdığı direniş hattına rağmen yukarıda belirlediğimiz zaafları nedeniyle bir ye­nilgi aldı. Devlet hapishanelerdeki amacı­na kısmen ulaştı. Ancak direnişi yok ede­medi, devrimci tutsakları teslim almayı başaramadı. Burada ortaya kanan direniş hattını genel devrimci mücadeleye taşı­mak, çeşitli halk kesimlerinin karşı karşı­ya bulunduğu saldırılara bu direniş hattı ile karşı koymak gerekmektedir.
Hapishanelerde direniş bugün tecrit ve izolasyona karşı sürmektedir. Hapis­hanelerdeki direnişi diğer alanlardaki mü­cadelelerin bir parçası olarak kavramak, buna uygun hareket etmek, ancak diğer tüm saldırılara karşı mücadelenin yüksel­tilmesine paralel hapishane direnişinin de ileriye doğru gelişebileceğini anlamak ge­rekir.
Bu yaklaşımımız hapishanelerde de­vam eden hücre saldırısının bugün almış olduğu biçim olarak tecrit ve izolasyonun karşısında tutsakların direngen tutumunu devam ettirmesini gerektirirken, bununla birlikte ve daha da önemli olarak devrim­ci tutsaklara yönelmiş olan saldırıyı, özde devletin emperyalist saldırı politikalarını hayata geçirmesinin bir parçası olduğu için, sınıf mücadelesinin diğer alanlarında­ki saldırılara karşı mücadeleyle alt edebi­leceğimiz gerçekliğini içermektedir.
Kesinlikle anlaşılmalıdır ki, sınıf müca­delesinin diğer alanlarında devam eden ve karşı direnişi de geliştirmekte olan sal­dırılara karşı duruşumuz hapishanelerde­ki direnişin gerçek gücünün açığa çıkma­sının esas aracıdır. Bu duruş güçlü olduğu oranda hücre saldırısına karşı direniş de güçlenecektir. Devrimci kitle
hareketine hapishanelerdeki direnişin etkisi yansıtıl­dığı durumda, irsimi olmayan tutsakların duruşu kitlelere taşınabildiği dununda ve bu duruş kitle mücadelesinin bir ö/ellıflı olarak geliştirildiği durumda görevimizi yerine getirmiş oluruz.
Sınıf mücadelesinin genel sorunlarına karşı göstereceğimiz duyarlılık, doğru politikalarla geliştireceğimiz mücadele tüm devrimci tutsakların bugüne kadar verdikleri can bedeli direnişin zaferini de beraberinde getirecektir.
Ölüm Orucu eyleminin şehitleri ve gazileri devrim mücadelesinin sahip çıkıl­ması gereken yüce değerleridir. Onlar, faşizmin en azgın saldırılarına devrimci inançlarıyla, devrimi bir adım daha ilerlet­menin coşkusuyla karşı koydular; bu uğurda canlarını vermekten, yara almak­tan çekinmediler. Şehit düşerek, yaralar alarak eylemi sonuna kadar sürdüren yoldaşlarımız ve devrimci dostlarımız biz­lere sonuna kadar direnmenin zorunlulu­ğunu öğrettiler. Tüm alanlarda aynı hat­tın devam ettirileceğini, ancak bu şekilde devrime katkı sunulabileceğini bir kez da­ha, bu sefer Ölüm Orucu şehitlerimiz Nergiz ve Muharrem yoldaşların ve diğer şehitlerin görkemli direnişi ile haykırdığı­mızı ilan ediyoruz, (abç)
(Bitti)
 
 

 

NAFİLEDİR YALAN YE YANILTMA, GERÇEKLER ACIDIR, ACITIR!

Popularity: 7% [?]

Son 10 gelen arama sonucu:

http://www.kaypakkaya-partizan.org/wp-content/plugins/sociofluid/images/digg_16.png http://www.kaypakkaya-partizan.org/wp-content/plugins/sociofluid/images/reddit_16.png http://www.kaypakkaya-partizan.org/wp-content/plugins/sociofluid/images/delicious_16.png http://www.kaypakkaya-partizan.org/wp-content/plugins/sociofluid/images/blogmarks_16.png http://www.kaypakkaya-partizan.org/wp-content/plugins/sociofluid/images/furl_16.png http://www.kaypakkaya-partizan.org/wp-content/plugins/sociofluid/images/newsvine_16.png http://www.kaypakkaya-partizan.org/wp-content/plugins/sociofluid/images/technorati_16.png http://www.kaypakkaya-partizan.org/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_16.png http://www.kaypakkaya-partizan.org/wp-content/plugins/sociofluid/images/myspace_16.png http://www.kaypakkaya-partizan.org/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_16.png http://www.kaypakkaya-partizan.org/wp-content/plugins/sociofluid/images/yahoobuzz_16.png http://www.kaypakkaya-partizan.org/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_16.png

Diğer haberlerden seçmeler

Filed Under: Manşetİşçi Köylü

Tags:

About the Author:

RSSYorumlar (0)

Kalıcı bağlantı

Yorumlar kapatıldı.